Mevlayı seversen gel doğru söyle
Bu yeşili alı kime düzüyon
Tavus kuşu gibi her yanın uygun
Bu zülüfü teli kime düzüyon
Gönlünden kim geçer kime aşıksın
Sırrına ser yetmez ne dolaşıksın
Karanlık gecede sen bir ışıksın
Bu çiçeği gülü kime düzüyon
Bu hilal kaşları kara gözleri
Bu şirin dilleri böyle nazları
Böyle dertli dertli güzel sözleri
Bülbül gibi dili kime düzüyon
Böyle Ruhsat alıp ruhsat vermeyi
Böyle erkan ile eve girmeyi
Böyle kakül kesip zülüf burmayı
İnce bele şalı kime düzüyon
:::::::::::::::::
YİNE BAHAR GELDİ BÜLBÜL SESİNDEN
Yine bahar geldi bülbül sesinden
Sada verip seslendi mi yaylalar
Çevre yanın lale sümbül bürümüş
Gelin olup süslendi mi yaylalar
Sefil bülbül boyun eğmiş bakıyor
Sarı çiçek amber olmuş kokuyor
Senin ruyin kaddin beni yakıyor
Al giyinip feslendin mi yaylalar
Gül açılmış koku katıyor yelden
Okusam da anlamıyor bin dilden
Çekeyim derdimi ne gelir elden
Eğip boynun uslandı mı yaylalar
Ben de senin gibi ersem murada
Ah nideyim elimde yok irada
Ruhsati’yim gam yüklerim kirada
Beni görüp yaslandın mı yaylalar
::::::::::::::::::::
BÖLÜK BÖLÜK OLMUŞ GELİR GÜZELLER
Bölük bölük olmuş gelir güzeller
Önce giden boz mayaya kurbanım
Benim gelin ile çoktur amanım
Şu salınan kız mayaya kurbanım
Yine nerden geldi böyle durarak
Sağına soluna gerdan kırarak
Seher vakti her makamdan çalarak
Zülüfleri saz mayaya kurbanım
Ben de Ruhsati yim sanda cananım
Mevlanı seversen incitme tenim
Şimdi Kerem gibi yanacak tenim
Düğmelerim çöz mayaya kurbanım
:::::::::::::::::::::
GÖNLÜM DARLANDI DA ÇIKTIM DAĞLARA
Gönlüm darlandı da çıktım dağlara
Gönlüm eğlencesi dağlar merhaba
Aktı çeşmim yaşı döndü çaylara
Çeşmim eğlencesi çaylar merhaba
Kırlangıcın kanadında temaşa
Orda biter nergis gibi menekşe
Benden selam söylen Sultan Bektaşa
Orda yatan gazilere merhaba
Yürüyen duvara dur dedi durdu
Nişan kalsın deyü belini verdi
Kara taşı hamur gibi yuğurdu
Mucizatın belli Bektaş merhaba
Ruhsati söylüyor dili dolaşık
Dostunu görünce şad olur aşık
Dünü günü yüz sürdüğüm gak ışık
Abı zemzem şifahane merhaba
::::::::::::::::::
ACEP SİZLER HANGİ İLDEN GELİRSİZ
Acep sizler hangi ilden gelirsiz
Bir haber sorayım durun turnalar
Sılada yarimden neler bilirsiz
Bana bir teseili verin turnalar
Gönüller perişan teller eğri
Dayanmaz cevrine aşıkın bağrı
Yolunuz uğrarsa o yare doğru
Üstüne kanadı gerin tumalar
Eski sözlerinde yarim durursa
Gözlerimin yaşı bir gün kurursa
Yolunuz o yana doğru varırsa
Ayrılık nicedir sorun turnalar
Ruhsat’ı sorarsa yanıyor bağrı
Gamınla bulandı gönülde ağrı
Haydi varın gidin o yere doğru
Önüne derdimi serin turnalar
:::::::::::::::::::
SEFİL ALİ
Yaşamıyla ilgili hiçbir bilgimiz yok. Yozgat’tan yola çıkıp Mısır’a
doğru uzandığı şiirinden anlaşılıyor. 19. yüzyılda yaşadığı sanılıyor. Sefil Ali’den
ele geçebilen birkaç örek onun pek yabana atılacak halk ozanlarından
olmadığını gösteriyor.
ÜÇ TURNA UÇURDUM YOZGAT DAĞINDAN
Üç turna uçurdum Yozgat dağından
İzin aldım ağasından beyinden
Başı boz dumanlı Çavuş köyünden
Erzurum iline konun turnalar
Çok olur Erzurum’un agası beyi
Önünüze gelen Bayburt’un dağı
Çayırlı çimenli yolların sağı
Aşkale ovasına konun turnalar
Aşkale ovasında telleri ırgan
Dertli aşıkların sinesin doğran
İhmal etmem turnam Tokat’a uğran
Kazova çölüne konun turnalar
Tez gelir Kazova’nın baharı yazı
Önünüze gelen Yenihan düzü
Çiftlikli çimenli koca Sivas’ı
Ulaşın köyüne konun turnalar
Ulaşın köyü de kökten Ermeni
Çıkıp delik taşta methin vermeli
Kafir mancınığı gözden ırmalı
Saççağız suyuna konun turnalar
Saççağız’dan kalkın Gürün’e uğran
Aşığın derdini gerekmez n’eylen
Albistan beyine çok selam eylen
Kızlar kalesine konun turnalar
Kızlar kalesi yüksek havalı uçun
Çavdar’ın gediği selamet geçin
Şol Koca Zeytin’den bir bade için
Maraş’ın altına konun turnalar
Maraş’tan aşağı Kafir dağları
Çıkarın karayı giyin akları
Elleri mızraklı Türkmen beyleri
Amuk ovasına konun turnalar
Amuk ovasında içerler şarap
Küçüğü büyüğü dil bilmez Arap
Koç yiğid vatanı şol koca Halep
İreyhan’dan yükün tutun turnalar
İreyhan’dan kalkın uğran Cisir’e
Çiftliği gerince varın Mısır’a
Seyir eylen gelip geçen esire
Orda vatan tutun turnalar
Sefil Ali’m dediceğin ararsan
Turnaların mevcudunu sorarsan
Yüz elli turnaya kail olursan
Verin ceremesin alın turnalar
:::::::::::::::::::
SERDARİ
Serdari, Sivas’ın Şarkışla ilçesindendir. 1834 yılında doğmuştur. Ölüm
yılı olarak iki tarih çıkıyor. Kimilerine göre 1918 yılında, kimilerine
göre 1921 yılında 86 yaşında ölmüştür. Yöresinde “Çolak Hacı” diye anılırmış. Bu san,
kendisine bir kolu dirseğinden kesik olduğu için verilmiş.
Belirlendiğine göre Şarkışla kadısının kızına tutulmuş. Onu Adana’ya
kaçırmış, dönüşte yakalanıp cezaevine konulmuş. Sonra Beyaz adlı bir kıza
aşık olmuş. Birkaç kez evlendiği; en azından on çocuğuyla birçok torunu
olduğu anlaşılıyor.
Yaşamı ise yoksulluk içinde geçmiş. Bu yoksulluk acısını şiirlerinde de
duyabiliyoruz.
NESİNİ SÖYLEYİM CANIM EFENDİM
Nesini söyleyim canım efendim
Gayri düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
Sefil ireçberin yüzü soğuktur
Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur
İneği davarı iki tavuktur
Bundan gayrı yoktur malımız bizim
Reçberin sanah bir arpa tahıl
Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl
Tecelli olmazsa neylesin akıl
Dördü bir okkalık dolumuz bizim
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim
Evlat da babanın sözün tutmuyor
Açım diye çift sürmeye gitmiyor
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor
Başımıza bela dölümüz bizim
Zenginin sözüne beli diyorlar
Fukara söylese deli diyorlar
Zemane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim
Sekiz ay kışımız dört ay yazımız
Çalığından telef oldu bazımız
Kasım demeden buz tutuyor özümüz
Mayısta çözülür gönlümüz bizim
Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer
Yorganı döşeği mezatta satar
Hasırdan serilir çulumuz bizim
Zenginin yediği baklava börek
Kahvaltıya eder keteli çörek
Fukaraya sordum size ne gerek
Düğülcek çorbası balımız bizim
Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Memurlar yakılıp viran olacak
Akıbet dağılır ilimiz bizim
:::::::::::::::::::
YİĞİT DE YİĞİDİN SIRRINI GİZLER
Yiğit de yiğidin sırrını gizler
Sırası geldikçe dağları düzler
Kötüler yiğidin fırsatın gözler
Nasıl kaynamasın canı yiğidin
Cahille konuşma sözünü bilmez
Kötüyle konuşma meydanı olmaz
Konuş yiğit ile kahpelik gelmez
İlden ile gider ünü yiğidin
Daima yiğidin sözü sağ olur
Zenginlerin kavukçusu çok olur
Yiğit yerde kalmaz bir gün bey olur
Şardan şara gider şanı yiğidin
Serdari’nin dahi sözleri haktır
Kötü bir derd etti yürekte oktur
Dünyada yiğidin kıymeti yoktur
Kıymetini bilen hani yiğidin
:::::::::::::::::::
SEYRANİ
19. yüzyıl gizemci halk şiirinin büyük ustası, kuşkusuz, Seyrani’dir.
Dahası, yergiciligi taşlamacılığı bir bakıma, gizemciliğini bastıran,
haksızlığa, rüşvete, kıyıcılığa, toplumsal dengesizliklere, kaba sofuluğa, ahlaksızlığa
karşı gözünü budaktan esirgemeden, korkmadan, çekinmeden savaşım veren, bu
arada inancasının gereklerini de bir yana itmeden, şiirsel yapıdan,
söyleyişten uzaklaşmadan, etkin, kalıcı şiirlerini sazıyla halk içinde söyleyen güçlü
bir ozan Seyrani.
Şiirlerinin çoğunun bugün de güncelliğini yitirmemiş olması, halk
katında büyük saygınlık kazanması, Seyrani’nin gücünü belirlemesi bakımından
ilginçtir.
Seyrani, Kayseri’nin şimdiki adı Develi olan Everek ilçesinde
dogmuş, gene doğduğu yerde ölmüştür. Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer
Hoca’nın oğludur. Asıl adı Mehmet’tir.
Bir saptamaya göre, 1807 yılında doğmuş, 1866 yılında ölmüştür. Ancak, bu
tarihlerin doğruluğu üzerinde kuşkular da vardır.
Medresede birkaç yıl okuduktan sonra ayrılmış, İstanbul’a gitmiştir.
İstanbul’da yedi yıl kaldığı anlaşılıyor. İstanbul’da “bilimsel ve kültürel öğrenim”
gördüğünü şiirlerinde söylüyor. Bir yandan da Alevi-Bektaşiliği seçmiş,
tekkelere gitmiştir.
Yergici taşlamacı yanını acımasızca kullanmaktan çekinmemiştir.
Anlaşılan odur ki Seyrani doğasal olarak her türlü yanlışlıklara karşı çıkmadan,
olayları, kişileri yermeden edememektedir. Bu yüzden olacak İstanbul’da
seçkinleri yerdiği için hakkında kovuşturma açılmış, o da bir dostunun yardımıyla
İstanbul’dan kaçıp Develi’ye gelmiş, bir daha da İstanbul’a gitmemiştir.
Özellikle Orta Anadolu’da gezdiği anlaşılan Seyranı’nin “Aşık
Toplantıları”na katıldığı, düzenlenen türlü sazlı sözlü yarışmalarda hep önde gittiği
anlaşılıyor.
Yaşamının sonuna doğru bir sinir hastalığına da tutulan Seyrani’ye son
döneminde “Deli” dendiği saptanıyor. Seyrani’nin yaşamı acılarla,
yoksulluklarla geçmiştir. Yaşamı böyledir de Seyrani, bütün bunlara karşın yaşama
sevincini hiçbir zaman yitirmemiştir. Direncini yitirmemiştir. Yoksulluğunu,
çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak da, pek yanlış olmaz.
Seyrani’nin yaşadığı dönemde ülkede de birtakım değişiklikler, yenilikler
başlamıştır. Çağdaş okullar açılmaya, yeni mahkemeler kurulmaya başlamış,
ülkeye telgraf gelmiş çeşitli yenileşme çabaları gözlenir olmuştur. Bütün
bunları Seyrani’nin yakından izlediğini halkın üzerindeki etkileri
gözlediğini, şiirlerinden çıkarma olanakları vardır. Bu bakımdan Seyrani, kendisinden önceki
ozanlar gibi alışılmış konu sınırlarını aşan çağdaş olayların, oluşumların içine girmeye
çalışan bunları eleştirel gözle değerlendirmeye yönelen bir ozan
olarak özellikle dikkati çekmektedir.
Seyrani’nin bu yergici, taşlamacı yanı sıra içtenlikli, duyarlılıklı bir
yanı olduğu da görülüyor.
Herhalde Seyrani, çağının da tüm halk şiirimizin de üzerinde önemle
durulması gereken en güçlü, en ilginç ozanlarından biridir. Güncelliğini
yitirmeme başarısını göstererek, diliyle, deyişiyle, konusuyla, deme ustalığıyla
güçlü, saygın bir ozan Seyrani.
SEYRİMDE BİR ŞEHRE EYLEDİM NAZAR
Seyrimde bir şehre eyledim nazar
Gördüm elvan türlü meyhaneler var
Teşne var mı diye sakiler gezer
Ellerinde dolu peymaneler var
Bir takım doldurur bir takım sunar
Bir takım susamış bir takım kanar
Bir takım söğünmüş bir takım yanar
Bir takım çevrilir pervaneler var
Bir eli kaseli bir eli taslı
Bir takım keyifli bir takım yaslı
Bir takım deli var bir takım uslu
Bir takım aşk içre mestaneler var
Aşık olan mürşidine yan verir
Bu Seyrani dilden dile şan verir
Hast’olmadan pır önünde can verir
Nice bizim gibi divaneler var
::::::::::::::::::
HAK YOLUNDA GİDENLERİN
Hak yolunda gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er pir vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine
Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Münkir ile cenk edenin
Silah olsam ellerine
Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak
Kemiğimi yapsam tarak
Yar saçının tellerine
Vücudumu kavursalar
Yönüm yare çevirseler
Harman edip savursalar
Muhabbetin yellerine
Vakit kalmadı durmağın
Kaldır Seyrani parmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine
:::::::::::::::
EĞLEN HOCAM EĞLEN BİR SUALİM VAR
Eğlen hocam eğlen bir sualim var
İz’an nedir erkan nedir yol nedir
Seni bana gayet fazıl dediler
İçerimde bir yaram var bil nedir
Cennetin kapısın Sallallah açar
Şeriat işini Muhammed seçer
Seksen bin evliya yurdundan göçer
Onları bekleten mutlu kul nedir
Muhammed dinidir yaptığım tapı
Bozulmaz Mevla’nın yaptığı yapı
On iki bahçede kırk sekiz kapı
Eşiği bekleyen iki kul nedir
Kıldan ince derler Sırat’ın yolu
Önünde Devletlu ardında Ali
Üçyüz altmış birdir selvinin dalı
Dalında açılan iki gül nedir
Başına baglamış al yeşil çember
Kokuyor ağzında misk ile amber
Seksen bin evliya yüzbin peygamber
Önünde gidiyor iki kul nedir
Seyrani der diyar diyar gezmedim
Kalem alıp kaşın gözün yazmadım
Elim ile bir gemicik düzmedim
Gemi nedir derya nedir yol nedir
:::::::::::::::::::::
EVVEL GİYMEZ İKEN İPEK MİNTANI
Evvel giymez iken ipek mintanı
Geyersin eğnine çul yavaş yavaş
Feragat kıl bırak aşk ü sevdayı
Olma bir dlibere kul yavaş yavaş
Heder olsa bir pul için her demin
Muhannet babına basma kademin
Emsaliyle konuşmayan ademin
Altun ismi olur pul yavaş yavaş
Soyundum libasım oldum uryanı
Seyrettim köşeyi çarhı devranı
Bu dünyanın işi bitti Seyrani
Başına bir çare bul yavaş yavaş
::::::::::::::::::::
GÖNÜL SERDEN GEÇER YARDAN GEÇEMEZ
Gönül serden geçer yardan geçemez
Bağlanmış ikrara kavi özlüyüm
Her sözüm dinleyen özüm seçemez
Sırat köprüsünden ince sözlüyüm
Benim sözüm çürük değil sağ gibi
Çürük sözler erir akar yağ gibi
Üzerinden kervan geçer dağ gibi
Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm
Yolcu ateş yanmak ile yol yanmaz
Erenlerin dokuduğu çul yanmaz
Cehennemde günah yanar kul yanmaz
Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm
Seyrani aradım onu her yerde
Aşk-ı hakikatle düştüm bu derde
Tuttum günahımdan yüzüme perde
Rabbim divanında kara yüzlüyüm
::::::::::::::::::::
MUHABBET KÜPÜNÜN OLSAM ŞARABI
Muhabbet küpünün olsam şarabı
Yar beni doldurup içer mi bilmem
Mamur olmak için gönül harabı
Bir mimar eline geçer mi bilmem
Aşıkın olmaz mı çile çekmezi
Çilenin olmaz mı boyun bükmezi
Helal süde katan haram pekmezi
Seçmek murad etse seçer mi bilmem
Bübüle gül yarar deveye diken
Çiledir aşıkın boynunu büken
Tarlasına haram tohumu eken
Helal mahsulünü biçer mi bilmem
Kimi mevtasına kefen biçmiyor
Kimi helal rızık yiyip içmiyor
Yavrusundan köpek bile geçmiyor
Hak Seyrani’sinden geçer mi bilmem
:::::::::::::::::::::::
YUMURTASIN KOKUTMAĞA
Yumurtasın kokutmağa
Yatar sanma gürke beni
Aşkın dersin okutmağa
Sanma korkup ürke beni
Ben aşıkın birisiyim
Ölü değil dirisiyim
Siyah tilki derisiyim
Kapla samur kürke beni
Canbazım ben aşk ipinde
Büyür meyve hep çöpünde
Temiz aşkın zevk küpünde
Sanma sulu sirke beni
Seyrani bir arı beyi
Çiçeği aşkın göbeği
Nazlıyım gözüm bebeği
Düşüremen çirke beni
:::::::::::::
MAHKEME MECLİSİ İCAT OLDUĞU
Mahkeme meclisi icat olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kaza bela ile alem dolduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Selefin rüşvetle hüccet yazması
Halefin anlayıp hükmün bozması
Yıkılan binanın birden tozması
Asıl sermayenin topraklığından
Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabetleri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından
Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
Çobanın südedir koyun güttüğü
Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumşaklığından
Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
Balık baştan kokar bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından
:::::::::::::::::::
EYVAH FUKARANIN BELİ BÜKÜLDÜ
Eyvah fukaranın beli büküldü
Medet ticaretin gücüne kaldık
Eyiler alemden göçtü çekildi
Bizler zamanenin piçine kaldık
Rüşvet ile yarar hakim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık
Sene bin iki yüz altmış beş tamam
Okunur ezanlar boş bekler imam
Seyrani bu nutkun sonu vesselam
İnanın dünyanın ucuna kaldık
::::::::::::::::::
ATEŞ VAPURUNU İCAT EDENLER
Ateş vapurunu icat edenler
Yelken açıp yel kadrini ne bilsin
Süleyman’dır kuş dilini söyleyen
Her Süleyman dil kadrini ne bilsin
Hayvanlarda bir kaç çeşit fırkalar
Kimi düzden aşar kimi yorgalar
Necasete müştak olan kargalar
Has bahçede gül kadrini ne bilsin
Seyrani Baba’nın beli büküldü
Ağzının içinde dişi söküldü
Davut Nebi sadasından çekildi
Saz çalmayan tel kadrini ne bilsin
::::::::::::::::::::::
PİNTİNİN DİK KULAKLISI
Pintinin dik kulaklısı
Boynu yoğun eşek olur
Pek mülayim yolaklısı
Sanma tunçtan gevşek olur
Yolda koşar ive ive
Çarığını geve geve
Top vaktinde olur deve
Yük vaktinde köşek olur
Dök Seyrani gözden yaşı
Sağlıktır her işin başı
Merdin eşiğinin taşı
Kuş tüyünden döşek olur
::::::::::::::::
DESTAN
Asırda acaip işler çoğaldı
Bilmem bu işleri kimler ediyor
Dünyayı hep rezil köpekler aldı
Gelen ümeraya karşı gidiyor
Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan
Yahşılar aşagı düştü yamandan
Aralık itleri olmuş kumandan
Uyuz it kurtlara kumand’ediyor
Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hanedan ayakta hizmet ediyor
Koltuk kılı fark olmuyor sakaldan
Tüccarlar aşağı indi bakkaldan
Aslanlara çoban düşmüş çakaldan
Şimdi aslanları çakal güdüyor
Mekteple medrese ortadan kalktı
Meyhana kerhana meydana çıktı
Ar namus denen şey ortadan kalktı
Şimdi kişi bildiğine gidiyor
Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık
Bu asır böylece hallere layık
Müzevirin adı muhbir-i sadık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor
Şahinler hurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Zamane bunlara rağbet ediyor
Bey kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akl’öğretir çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor
Küçükler büyüğe çorap geydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyrani zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor
:::::::::::::::::::
EFENDİM ALMIŞ ZÜĞÜRTLÜK
Efendim almış züğürtlük
Kaşa beni göze beni
Sürükler yıl cepte dörtlük
Yaz bahar kış güze beni
Dedim: Züğürtlük çelebi
Nedir ezdiğin sebebi
Ben değilim yoğurt gibi
Yağım çıkar öze beni
Ateş belli yakışından
Günlük belli kokuşundan
Müflüslüğün yokuşundan
Kurtar çıkar düze beni
Dedi: Dinlemem ben çene
Bakalım beş yüze bine
Al da nişangahı dene
Çeşmin süze süze beni
Değil şimdi sırayıla
Padişahlık parayıla
Sikke ile turayıla
Muhtaç sanma söze beni
Seyrani ye şöyle böyle
Ne suçu var ise söyle
Şanına düşeni eyle
Ayna etme yüze beni
::::::::::::::
SOFU OLMAZ BİZİM HAM DEMİRİMİZ
Sofu olmaz bizim ham demirimiz
Haddeden çekilmiş teli biliriz
Yürütmüştür cansız dıvar pirimiz
Temiz zevki temiz dili biliriz
Sofu bilmiş olsa hakkı rızayı
Sazdan sözden kaçıp vermez riyayı
Ay gün yıldız gibi vermez ziyayı
Kuru arktan akan seli biliriz
Bizde bu dünyanın bina temelin
Cismi canla bildik ilm-i amelin
Sanma bizi arap taze kız gelin
Öpüp tükürecek eli biliriz
Vakıfız bu aşkın biz manasına
Talip ol Seyrani dal deryasına
Hazret-i Mevla’nın ehibbasına
Aşina olmayan eli biliriz
:::::::::::::::::::
SENE BİN İKİ YÜZ ALTMIŞ SEKİZDE
Sene bin iki yüz altmış sekizde
Alamet dumanı çöktü çökecek
Dikilecek kudret kalmadı dizde
Ecel belimizi büktü bükecek
Bitmez oldu harmanların eyisi
Hurma tadı verir erik kayısı
Sadrıazam etsen eğer seyisi
Ölmüş eşek arar nalın sökecek
Hiç çoban koyunu güder mi dağda
Olmasa gözleri süt yoğurt yağda
Meyvası bitmedik ağacı bağda
Sökerler Seyrani daldan kökecek
::::::::::::::::::::::
SİVASLI SITKI
Sivaslı olduğunu, 19. yüzyılda yaşadığını, dahası “evinin Seyitpaşa
Mahallesi”nde, en yakın arkadaşının da Sivaslı Ruhi olduğu biliniyor, ama yaşamıyla
ilgili başkaca bir bilgi elde edilememiş bugüne dek. Ünlü halk ozanı Emrah’ın şiirlerinde Sivaslı Sıtkı’dan söz eden
dizelerine rastlanıyor. Bir dizesinde: “Dediler Sıdkı Efendi gibi bir natık
vardır” diyor.
Buradan, ayrıca bu şiirdeki öteki dizelerden Sivaslı Sıtkı’nın güzel
konuşan, iyi öğrenim görmüş biri olduğu sonucuna da varılabilir.
Koşma türünde usta bir ozan olduğu da belli.
NE SAFASI KALDI BEZM-İ CİHANIN
Ne safası kaldı bezm-i cihanın
Alemde bir bade süzmedim gitti
İnsafa gelmedi o gül-i handan
Dağ-ı visalini gezmedim gitti
Taktı yar boynuma zülfü kemendin
Cihanda bulmadım misli menendin
Hane-i halvette bir miyan bendin
Müyesser olmadı sezmedim gitti
Hasretin döndürdü kaddimi nuna
Bir sevdası kaldı seri nümune
Dest-i sitem değdi sazı derune
Bozuldu tellerim düzmedim gitti
Sıdki’m ayrılık serime düştü
Yine aşk ateşi kaynayıp coştu
Kağıt alevlendi kalem tutuştu
Yare bir arzıhal yazmadım gitti
::::::::::::::::::::
SÖYLE YOSMAM SANA N’ETTİM N’EYLEDİM
Söyle yosmam sana n’ettim n’eyledim
Niçin bir yiğide düşman olursun
Bildir günahımı ben ne söyledim
Katlime yazılmış ferman olursun
Her gönül mü senin derdini çeksin
Ruhların lanedir türlü çiçeksin
Darılma bir danem pek küçeceksin
Büyüdükçe büyür yaman olursun
Yine yavrum doğru söze gitmezsin
Öyle bil ki muradına yetmezsin
Şu benim derdime derman etmezsin
Varır yedi yada Lokman olursun
Sıdkı her güzele bade içirme
Vefasız dilberle ömür geçirme
Ben hüma kuşuyum koldan uçurma
Yazık olur sonra pişman olursun
::::::::::::::::::::::
SÜMMANİ
Aşık Sümmanı, Erzurum’un Narman ilçesinin Samikale köyünde 1860
(kimi yerde 1862) doğmuş, 5 Ocak 1915 (kimi yerde 1914) tarihinde
gene kendi köyünde ölmüştür.
Aşık Sümmani’nin asıl adı Hüseyin’dir. Samikale köyünden Hasan
Ağa’nın oğludur. Önceleri babası gibi çobanlık yapmıştır. Sümmani yoksul
bir kişidir. Saz çalmasını Erzurum’da aşıklardan öğrenmiştir. Düşsel sevgilisi
“Gülperi”yi bulmak için Kafkasya’yı, İran’ı, Afganistan’ı, Hind’i,
Turan’ı dolaştığı, sonunda da sevgilisini bulamadan köyüne döndüğü söylentiler arasındadır.
Ardahan, Posof, Çıldır, Kars dolaştığı yöreler arasındadır. Sümmani Kırım’a
da gitmiştir.
Sümmani’nin bir oğlu olmuş. Kendisi çok yoksul, karayazgılı bir yaşam
sürdüğünden olacak oğlunun adını Şevki koymuş.
Halk ozanlığının özelliklerini koruyan, içten, duyarlı, deyişinde usta
bir ozan Sümmani. Bu yüzden halk arasında geniş ün kazanmış, etkin olmuştur.
ŞU KARŞIKİ YÜCE DAĞLAR
Şu karşıki yüce dağlar
Acep bizden dağlar m’ola
Kara yaslı benim anam
Oğul der de ağlar m’ola
Kabeden gelir hacılar
Yürekte çoktur acılar
Evdeki çifte bacılar
Kardaş der de ağlar m’ola
Yol üstünde biten otlar
Her gelen bizi öğütler
Kavım kardaş koç yiğitler
Yolda der de ağlar m’ola
Nedir cürmüm nedir hatam
Nice gurbet ilde yatam
Ak sakallı benim atam
Oğul der de ağlar m’ola
Sümmani’yem oldum talan
Nice gurbet ilde kalam
Bir küçücek Şevki balam
Dadaş der de ağlar m’ola
:::::::::::::::::
ÇEKME ŞU DÜNYANIN ENDİŞESİNİ
Çekme şu dünyanın endişesini
Devir eyle gönlün dört köşesini
Kemlik ile kırıp kal şişesini
Dönüp ona derman olsan ne fayda
Arabi Farisi dilin olmazsa
Bülbüle münasip gülün olmazsa
Elbet bir meslekte elin olmazsa
Dava ile sultan olsan ne fayda
Bir gün olsun Yaradan’ı anmazsan
Mecnun olup aşk oduna yanmazsan
Bir güzelin sinesine konmazsan
Hayal ile mihman olsan ne fayda
Bir yazı ki kara gelir kalemde
Sözü hor görünür her bir kelamda
Bir yar seni sevmediyse alemde
Sen o yara kurban olsan ne fayda
Sümmani der Yaradan’ı zikreyle
Birliğini bilip daim şükreyle
Ta ezelden gelen işi fikreyle
Başa geçip pişman olsan ne fayda
::::::::::::::::::::::
TÖVBEKAR OL GÖNÜL TARİKTEN ÇIKMA
Tövbekar ol gönül tarikten çıkma
Namertten şefaat şifadar olmaz
İyilik eyle sakın bir gönül yıkma
Görüşme kötüyle onda ar olmaz
Dinleme dünyanın kıyl ü kalini
Düşürme üstüne el vebalini
Gözetle kamilin bir kemalini
Zira böyle kişi bahtiyar olmaz
Namertler içinden hicret et durma
Yapacağın hayrı kimseye sorma
Kişizadelikle kendini kurma
Mezar taşı ile iftihar olmaz
Hisse-mend ol kamillerin sözünden
Başka yoktur kazan özü özünden
Evlat düşse atasının gözünden
Huda razı olup berhudar olmaz
Münafıkın yeri her dem nar iken
Düşman olsa korkma Mevla var iken
Bir adamın ezel vakti var iken
Sonu yoksul olsa gözü dar olmaz
Yoksulluk dediğin ömürü söker
Katranı kaynatsan olur mu şeker
Cinsi bozuk adam cinsine çeker
Aslı karademir gevherdar olmaz
Sözü geçmez bir mecliste gedanın
Bahtı kara olup vatan-cüdanın
Sonu karanlıktır haramzadenin
Çalıp çırpma ile kesb-i kar olmaz
Sümmani ah edip sararıp solma
Gelen Tanrı’dandır kimseden bilme
Sevilen bir yere çok gidip gelme
Kesilir muhabbet itibar olmaz
:::::::::::::::::::
KALKIN VERİN ŞU AŞIKIN SAZINI
Kalkın verin şu aşıkın sazını
Nasihat eylerse tutun sözünü
Ejderha misali açmış ağzını
Korkarım yutacak yer beni beni
Şimdi menzilimiz yüceden yüce
Çok masarif edip girmeyin borca
Varından ziyade bir altın harca
Sarıp gül kefene koy beni beni
Yıktı yüreğimi şu hasret abı
Akıttım gözümden kan ile habı
Avuçlayıp yerden alın türabı
Savurun başıma vay beni beni
Sümmani dünyadan uçmuş gidiyor
Ecel şerbetinden içmiş gidiyor
Cümle yarenleri kalmış gidiyor
Mahşerde görürsüz siz beni beni
:::::::::::::::::::::
YA BEN DERDİM KİME ŞEKVA EDEYİM
Ya ben derdim kime şekva edeyim
Hicran benim firkat benim veren ben
Hangi bir tabibe sual edeyim
Mecruhu ben Lokman’ı ben saran ben
Bu dert benden olur mu ki hiç nihan
Kişi kemaline bu mudur nişan
Soldu güller bozulalı gülistan
Bahçesi ben bahçıvan ben deren ben
Vefalıda acır sandım ben anı
Çıktım yola arda koydum vatanı
Kime sual edem ben o civanı
Gelici ben gidici ben varan ben
Ahvalimce nice çekeyim aman
Harab oldum onu gördüğüm zaman
Bakmadı ahıma ol şah-ı huban
Aldanan ben sızlanan ben yeren ben
Ben gönlümü senden etmem hiç beri
Söyle güzel nasıl dönem ben geri
Ne idem de unutam o gözleri
Ülfet eden nefret eden gören ben
Sümmani der vardım canan iline
Rahmetmedi gözlerimin seline
Her varımı her yogumu eline
Teslim alıp teslim edip veren ben
::::::::::::::::::::::
TOKATLI AŞIK NURİ
Doğum yılı kimi yerde 1825, kimi yerde de 1820 olarak geçiyor. Ölüm
yılı da değişik yerlerde değişik olarak gösterilmektedir. Bir yerde
1882, bir yerde 1899. Tokat’ta doğmuş, Samsun’da ölmüştür. Mezarı Samsun’da
Şeyh Kutbeddin Türbesi yakınlarındadır. Güçlüklerle geçen bir yaşamı olduğu
şiirlerinden anlaşılıyor. Yaşamıyla ilgili ayrıntılı bilgiler yok.
Yaklaşık 1844 yılında Erzurumlu Emrah’ın Tokat’a uğradığı, Tokatlı Nuri’yle karşılaştığı, Tokatlı
Nuri’nin Emrah’a bağlanarak ona çırak girdigi belirleniyor. Bundan sonra da
usta çırak dolaşmaya başlarlar. Bir aralık Rumeli’ye de yolları düştüğü söyleniyor.
Tokatlı Nuri çıraklıktan ustalığa yükselince, yanında yeni çıraklarda
yetiştirmiştir.
Bunların içinde Ceyhuni, Gayreti başlıcalarıdır. Tokatlı Nuri’de açıkça Erzurumlu
Emrah’ın etkileri görülür. Aruz ölçüsüyle yazdığı şiir denemelerinde başarılı
olamayan Tokatlı Nuri, geleneksel halk şiiri doğrultusunda içtenlikli şiirleriyle
dikkati çekiyor.
DİL İFLAH OLMAM BEN BU YARADAN
Ey dil iflah olmam ben bu yaradan
Hasretle dağlandım aşk ateşine
Genç ömrümde verdi bana Yaradan
Bir dahi vermesin kullar başına
Müşkil olurimiş düşmek bu derde
Günden güne artar yara ciğerde
Ağlayı ağlayı gurbet ellerde
Kan karıştı gözlerimin yaşına
Varlığım mahvetti dilde şadımı
İstedim vermedi Hak muradımı
Kam almadı deyü Nuri adımı
Böyle yazın mezarımın taşını
:::::::::::::::::::
EY FELEK BİR DERDE DÜŞÜRDÜN BENİ
Ey felek bir derde düşürdün beni
İşim gücüm aldın kar senin olsun
Aklım baştan alıp şaşırttın beni
Farkettim namusu ar senin olsun
Bülbüller feryadı gelsinler meşka
Bir şeye benzemez bu dert de başka
Pervaneler gibi ateşi aşka
Ben yandım kül oldum nar senin olsun
Açılmış bahçede sümbüller gibi
Açılmadan soldum ben güller gibi
Yavrusun yitirmiş bülbüller gibi
Feryad bana düştü zar senin olsun
Ruz ü şeb çeşminden kan döker aşık
Nuri’nin haline demezsin yazık
Bir dilberi bana görmedin layık
Şimdengeru cihan var senin olsun
::::::::::::::::::::
ARA YERİ KARLI DAĞLAR ALIP DA
Ara yeri karlı dağlar alıp da
Gayri dost iline varıp gelinmez
Yahşi hüner ister rah-ı talepte
Beyhude laf menzil alınmaz
Geçti bu alemin devri bozuldu
Bezm-i gülistanın gülleri soldu
Çay taşları yakut bahasın buldu
Gevherler ummana düştü bulunmaz
Nuri bu sözlerin gel eyle tekmil
Eyle suretini siyrete tebdil
Bu meşhur kelamdır alemde ey dil
Sağ iken kimsenin kadri bilinmez
::::::::::::::::::::::
İNKİSAR EYLEMEM YAZIK SERİNE
İnkisar eylemem yazık serine
Yatak içre can veresin vay sebep
Ağzından burnundan hicran yerine
Parça parça kan veresin vay sebep
Yata yata her bir yanın çürüsün
Zebaniler etrafını bürüsün
Damarın çekilsin kanın kurusun
Hastalara şan veresin vay sebep
Ne düşmüşsün bu Nuri’nin kastine
Yakan geçsin zebaniler destine
Dokuz ay yatasın bir yan üstüne
On bir ay da can veresin vay sebep
::::::::::::::::::::::
20. YÜZYIL
AŞIK ALİ İZZET ÖZKAN
AŞIK DURSUN CEVLANİ
AŞIK HÜSEYİN ÇIRAKMAN
AŞIK İHSANİ
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF (Berçenekli)
AŞIK NESİMİ ÇİMEN
AŞIK TALİBİ
AŞIK VEYSEL
DERDİÇOK
HABİB KARAASLAN
KAĞIZMANLI HIFZI
MEHMET ÇAKIRTAŞ
MÜDAMİ (Posoflu)
YUSUFELİLİ HUZURİ
AŞIK ALİ İZZET ÖZKAN
Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Höyük köyünde 1902 yılında doğmuştur.
Babasının adı Musa Ağa, anasının adı Kamer’dir. Ali İzzet’in birinci
evliliğinden beş kızı iki oğlu, ikinci evliliğinden bir oğlu bir kızı vardır.
Çocuklarından kırk torunu olmuştur.
Ali İzzet Özkan Alevi’dir. Yaşamı oldukça dalgalı geçmiştir. Uzun yıllar
çiftçilikle uğraşmıştır. 1940 yılından sonra yaşamında kimi değişiklikler
başgösteriyor. Halkevleri ile ilişki kuruyor. Bir süre Köy
Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Şiirlerini “yazılı” olarak söyleyen bir
halk ozanıdır. Ali İzzet Özkan’ı yarı kentli, yarı köylü bir halk ozanı saymak doğru olur.
20. yüzyılda yetişmiş ünü yaygın bir ozandır. Ne var ki, halk şiirimize
önemli katkılarda bulunduğu da söylenemez. Özellikle, tutarlı bir
eğitime, bilgiye dayanmadığı için kimi zaman sağda, kimi zaman solda görünme
çabasına girmiştir.
KÖMÜR GÖZLÜM
Nedendir de kömür gözlüm nedendir
Benim sabahaca uyumadığım
Varmış yad illerin koynuna girmiş
Benim öpmelere kıyamadığım
Goncanın yaprağı gülün dökümü
Esen ürüzgardan alam kokunu
Ben yalınız alamıyom uykumu
Tatlı dillerine doyamadığım
Al’İzzet’im gireceksin kanıma
Nasıl girdin şu hoyratın koynuna
Cellat m’oldun hançer çaldın boynuma
O yarin benlerin sayamadığım
::::::::::::::::::
KISKANIRIM
Mühür gözlüm seni elden
Sakınırım kıskanırım
Uçan kuştan esen yelden
Sakınırım kıskanırım
Kavumundan akrabandan
Kardeşinden öz babandan
Seni doğuran anandan
Sakınırım kıskanırım
Beşikte yatan kuzundan
Hem oğlundan hem kızından
Ben seni senin gözünden
Sakınırım kıskanırım
Havadaki turnalardan
Su içtiğin kurnalardan
Geyindiğin sırmalardan
Sakınırım kıskanırım
Al’İzzeti ancalardan
Elindeki goncalardan
Yerdeki karıncalardan
Sakınırım kıskanırım
::::::::::::::
GÜL YÜZLÜM
Gül yüzlü sevdiğim bostanım bağım
Bir mektup yazayım ellerinize
Merhamet sahibi azizim ağam
Yüreğin acısın kullarınıza
Gül bağrıma çarpa çarpa ağlarım
Boynun eğmiş iniliyor dağlarım
Yas çekiyor mor sümbüllü bağlarım
Mihrican dokundu güllerimize
Uçan kuştan haberini umarım
Bir yel esse selam geldi sanarım
Kerem gibi ben de bir gün yanarım
Ataşlarınıza küllerinize
Muhanet dost beni yaktın yandırdın
Eşinden aynlmış kuşa döndürdün
Geleceğim deyi beni kandırdın
Baka bak’usandım yollarınıza
Zalim ölüm bugün bizi yasıyor
Amanımı mümkünümü kesiyor
Vallahi Al’İzzet sana küsüyor
Bir dahi basmayın illerinize
::::::::::::::::::
AŞIK DURSUN CEVLANİ
Aşık Dursun Cevlani’nin 1958 yılında yayımladığı “Daha Daha Nelerim
Var” adlı şiir kitabına yazdığı “önsöz”de Füruzan Selçuk, ozanla ilgili şu
bilgileri veriyor:
“Sarıkamış’ın Ağyar köyünde 1900 yılında doğan, Topçu Yüzbaşılarından
Hasan Beyin oğlu olan Dursun Cevlani gelmiş geçmiş şairlerimiz
hakkında geniş bilgisi olan ve ünlü Köroğlu Destanı’nın on iki kolunu bilen tek
aşıktır.”
Aşık Dursun Cevlani uzun yıllar Ankara’da yaşamıştır.
AĞAÇ DESTANI
Adıma agaç dediler
Şimdi dinle nelerim var
Biten meyvemi yediler
Daha daha nelerim var
Muhammedin beşiğiyim
Ulu Kabe eşiğiyim
Çorbanızın kaşığıyım
Daha daha nelerim var
Adem safi damı oldum
Nuh Nebi’ye gemi oldum
Müslümana cami oldum
Daha daha nelerim var
Fidan iken beni kırdın
Saban yaptın tarla sürdün
Dostum beni hor mu gördün
Daha daha nelerim var
Tarak oldum başınıza
Köprü oldum işinize
Her türlü savaşınıza
Daha daha nelerim var
Önündeki masa benim
Elindeki asa benim
Çanak çömlek kase benim
Daha daha nelerim var
Bina oldum yapı oldum
Çeşit çeşit kapı oldum
Kazma kürek sapı oldum
Daha daha nelerim var
Beni kolay mı bulursun
Ayrılsan nerde kalırsın
Ben olmasam sen ölürsün
Daha daha nelerim var
Sağ iken gönümü soydun
Hem de kestin biçtin oydun
Yağ peynir kaymak doldurdun
Daha daha nelerim var
Niçin beni mahvedersin
Ben tüfeksem sen bir ersin
Kabrine bile örtersin
Daha daha nelerim var
Ben ağacım gülüm vardır
Dalımda bülbülüm vardır
Kovanımda balım vardır
Daha daha nelerim var
Her bir yanımdan biçtiniz
Benim kanımı içtiniz
Niçin bağrımı deştiniz
Daha daha nelerim var
Kalem yaptın yazı yazdın
Gemi yaptın suda yüzdün
Sen ne için beni kestin
Daha daha nelerim var
Saz da yaptın tel uzattın
Göğsüme sedef bezettin
Benimle zaman oynattın
Daha daha nelerim var
Kaplarına terek benim
Fırındaki kürek benim
Al bayrağa direk benim
Daha daha nelerim var
Dursun Cevlan çekmem keder
Ağacın medhini eder
Şehirden ta köye kadar
Daha daha nelerim var
:::::::::::::::
AŞIK HÜSEYİN ÇIRAKMAN
1930 yılında Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Körklü köyünde doğmuştur.
Evlidir. Altı çocuğu vardır. Alevi bir aileden gelmedir. Genellikle
toplumsal taşlamacı yönü ağır basmaktadır.
DOKTOR DİYOR HİÇ ÜZÜLME DÜŞÜNME
Hasta oldum ciğerimde yaram var
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
Zanneder ki çok birikmiş param var
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
Arazim yok toprağım yok malım yok
Yekenip de kahamıyom halim yok
Haktan gayrı tutunacak dalım yok
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
İneğim yok sağıp südün içemem
Yağı balı görsem ondan kaçamam
Heç bir zaman ben hakkımdan geçemem
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
Bir saz ile altı yavru geçimi
Bizim yaşantımız köle biçimi
Ben bilirim sen bilemen içimi
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
Çırakman’ım keder gitti gam geldi
Ben de sandım yaramıza em geldi
Bir şeyimden gayrısına zam geldi
Doktor diyor hiç üzülme düşünme
::::::::::::::::::::::
İNSANLIK
Odun yok kömür yok param kalmadı
Halimizi bir gel de gör insanlık
Ölmek istiyorum çarem kalmadı
Halimizi bir gel de gör insanlık
Yavrum yılda bir kez yemezken eti
Pirzolayla besler bazısı iti
Nasıldı unuttum kaymağı sütü
Halimizi bir gel de gör insanlık
Genellikle menfaata uyan var
Halk sırtından yeyip yeyip doyan var
Çıkar için insanlara kıyan var
Halimizi bir gel de gör insanlık
Zenginlere dem üstüne dem gelir
Fakirlere gam üstüne gam gelir
Her bir şeye zam üstüne zam gelir
Halimizi bir gel de gör insanlık
Çırakman’ım sazım ile gezerim
Halkım için gerçekleri yazarım
Korkum yoktur hazırlansa mezarım
Halimizi bir gel de gör insanlık
:::::::::::::::::::::::
GÜLEMEZSİN SEN
Senin için böyle mecnun olduğum
Ah çekip ağlarım bilemezsin sen
Hasretinle sararıp da solduğum
Akan gözyaşımı silemezsin sen
Vefasız dost hiç halimden bilmiyor
Ahdi çürük ikrarında durmuyor
İnkisar eylesem dilim varmıyor
Bahtı kara olup gülemezsin sen
Siyah saçın ince belik dokutmuş
Gözlerinden kanlı yaşlar akıtmış
Bilmem seni hangi hoca okutmuş
Birden böyle hırçın olamazsın sen
Artır Çırakman’ım derd ü feryadın
Lal olsun dillerim söylersem adın
Şu yalan dünyada gönül muradın
Dilerim Allah’tan alamazsın sen
::::::::::::::::::::::
AŞIK İHSANİ
11 Eylül 1973 günü Yeni Ortam gazetesinde kendi yaşam öyküsünü
anlatırken Aşık İhsani şöyle diyor: “1934′te Diyarbakır’da doğduğumu anam
söyler dururdu. İki yaşında babamı kaybetmişim. Dokuz yaşımdan sonra
Anadolu’yu ve birçok yabancı doğu ülkesini “bir dert treni” gibi
gezdim.
Oysa, kimi edebiyat sözlüklerinde, seçkilerde Aşık İhsani’nin doğum yılı
1930 olarak gösterilmektedir.
Aşık İhsani’nin soyadı “Sırlıoğlu”dur. Yurt içinde birçok yeri dolaştığı
gibi, yurt dışında başta Arap ülkeleri olmak üzere Fransa, Belçika,
İsviçre, Almanya, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Sri Lanka,
Endonezya, Avustralya gibi ülkeleri de dolaşmıştır.
Genellikle toplumsal yergi, taşlama yönünde şiirler söyleme çabası
içindedir.
Bu yüzden birkaç kez tutuklanmıştır. Siyasal eylemleri de görülmüştür.
SEN ÖLMÜYON
Behey benim yüce Tanrım
Ben ölüyom sen ölmüyon
Bu ne iştir ne hikmettir
Ben ölüyom sen ölmüyon
Anlamak isterim önce
Bunlar reva mıdır sence
Vaktim saatim gelince
Ben ölüyom sen ölmüyon
Barındığın koca handa
Kıyıda kenarda yanda
Belirli belirsiz anda
Ben ölüyom sen ölmüyon
İhsani’yem için için
Şimdi anlıyorum niçin
Allahsız olduğun için
Ben ölüyom sen ölmüyon
::::::::::::::
HEY GİDİ HEYYY…
Hey gidi hey bir zamanlar
Kandil dağı yaylasında
Dediğim dedikti benim
Kandil dağı yaylasında
Mevsimlerden ilkbahardı
Yerler benek benek kardı
Gönlümce bir hava vardı
Kandil dağı yaylasında
“Şahvelet”ler otağımdı
Delikanlılık çağımdı
Çam dalları yatağımdı
Kandil dağı yaylasında
İhsani’yem koşup seken
Az ilerde Palandöken
Yoktu bileğimi büken
Kandil dağı yaylasında
:::::::::::::::
OĞLUMA
Sana oğlum demem hayatta çiğsen
İstemem başına altın taç giysen
Yetiştirip iki ağaç diktiysen
İşte sen o zaman benim oğlumsun
Zalimin önünde boyun eymezsen
Haram malı helal deyip yemezsen
Ben İslamım o gavurdur demezsen
İşte sen o zaman benim oğlumsun
İyilik etmeyi az çok sezdin mi
Kötüyü gördüğün yerde ezdin mi
Şerefinle gurur duyup gezdin mi
İşte sen o zaman benim oğlumsun
İhsani’yem benim idi giden dün
Yarınlar senindir iyice düşün
İnsan olduğunu ögrendiğin gün
İşte sen o zaman benim oğlumsun
:::::::::::::::::::::
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF (Berçenekli)
Asıl adı Şerif Çırık’tır. 1943 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı
Berçenek köyünde doğmuştur.
Mahzuni de toplumsal sorunlara eğilmeye çalışarak, taşlama, yergi
türünde ürünler vermektedir. Çağdaşları içinde Aşık İhsanı ile birlikte ünü
en yaygın olan halk ozanlarından biri sayılabilir.
ARARLAR BENİ
Ne dedimse halka hiç yaramadı
Ben gittikten sonra ararlar beni
Boşa cahillerin gözü karardı
Kuru çene ile yorarlar beni
Duman eksik olmaz her yüce dağda
Bülbül eksik olmaz her yeşil bağda
Atomun patlayıp bittiği çağda
Onun ötesinde sorarlar beni
Ebedi değildir bu yeşil bağlar
Ebedi değildir şu yüce dağlar
Öz kardaşım şu bizim softalar
Mezarımda bile kırarlar beni
Dövüştüm çekiştim ham sofuyunan
Dikildi karşıma boş kafayınan
Aşıklar gidemez bir sefayınan
Böyle boşu boşuna yorarlar beni
Mahzuni Şerif’im gayrı gam yemem
Ondan ötesini kimseye demem
Ufak vücuduma kefen istemem
Varsa insanlıkla sararlar beni
::::::::::::::::::::
İŞTE GİDİYORUM
İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Hayli dolaşayım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuni’nin berbat haline
Mervan’ın elinde parelense de
::::::::::::::::::::
BİR KÖŞEDE YATAR AĞLARIM
Bu yıl benim yeşil bağım kurudu
Dolu vurdu yaprakları kurudu
Benim de saz tutan elim varidi
Şimdi bir köşede yatar ağlarım
Benim ile lokma yeyip içenler
Gölgemin altında konup göçenler
Sizi zalim dar günümde kaçanlar
Ben kendi kendime çatar ağlarım
Çırpına çırpına bir yuva kurdum
Bebeği görmedim kundağı gördüm
Deryada boğuldum karada vurdum
Çileden çileye batar ağlarım
Mahzuni Şerif’im budur ahvalim
Zamane bozulmuş insanlar zalim
Kıyamete kadar gider vebalim
Sabır edip matem tutar ağlarım
::::::::::::::::::::
AŞIK NESİMİ ÇİMEN
Aşık Nesimi Çimen özyaşamını özetle şöyle anlatıyor:
“1931 yılında Adana’nın Saimbeyli kazasına bağlı Fatmakuyu köyünde
doğdum. 1941′den sonra Kayseri’nin Sarız, Adana’nın Kadirli,
Maraş’ın Elbistan kazalarına geçtikten sonra 1963′te İstanbul’a geldim. (…)
Beş çocuğum var.
Saza on üç, on dört yaşlarında başladım.” (1973 yılı 23 Aralığında İstanbul
Sinematek Derneği’ndeki konuşmasından) Aşık Nesimi Çimen de, çağdaş halk ozanlarımız içinde toplumsal sorunlara
eğilmeyi, onları değerlendirmeyi, çok zaman yergiyi, taşlamayı yeğleyen
bir halk ozanı.
BANA
Tur edip alemi gezdim cihanı
Yok Anadolu’dan güzel yurt bana
Serpilmiş cihana vatan yavrusu
Gördüm hallerini acı dert bana
Dünyaya bedeldir milletin ferdi
Gördüm yuvasını artıyor derdi
Zalimler her yerde eziyor merdi
İnsan dışı bunlar birer kurt bana
Gördüm hallerini ağlar gezerim
Garibim gurbette candan bezerim
Nesimi’yim Anadolu mezarın
Olsun bitsin bezden kefen yırt bana
:::::::::::::::::::::
AŞIK TALİBİ
Çağdaş halk ozanlarımızdan Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Tonus köyünde
dogmuştur. Doğum yılı kimi yerde 1904, kimi yerde 1905 olarak
gösteriliyor.
Asıl adı Talibi Coşkun’dur. Çağdaş halk ozanlarımız içinde tanınmışların
önde gelenlerindendir.
HAKKA TAPINAN AŞIKLAR
Hakka tapınan aşıklar
Ayrılmaz bir yola gider
Dünya malına tapanlar
Her biri bir kula gider
Çarh-ı felek gökte döner
Rahmet melekleri iner
Her çiçeğe arı konar
Ayrı ayrı bala gider
Gönlünü enginde gezdir
Malını meydana düzdür
Altını sarrafa bozdur
Başka yerde pula gider
Sahipsize kimse bakmaz
Tarlasına suyu akmaz
Kız evladı ocak yakmaz
O da bir gün ile gider
Aslı yandı Kerem ile
Derde düştü verem ile
Mal kazanan haram ile
Ahirine sele gider
Talibi arar dermanı
Süremedim şu devranı
Uçtu kuşların kervanı
Her biri bir dala gider
:::::::::::::::
GÜNEŞ GİBİ ŞAHSIM OLSA
Güneş gibi şahsım olsa
Devlet gibi tahtım olsa
Gazi gibi bahtım olsa
Yine bana gelen olmaz
Güller açsam bağlar gibi
Gazel döksem çağlar gibi
Altın olsam dağlar gibi
Kıymetimi bilen olmaz
Hazne dolu akçam olsa
Türlü kumaş bohçam olsa
Yalan dünya bahçem olsa
Benden bir gül alan olmaz
Kuş olsam gezsem havayı
Arayıp bulsam yuvayı
Dünyada kuru davayı
Benim gibi çalan olmaz
Talibi der ki n’olurum
Mekanı nerde bulurum
Korkarım garip ölürüm
Cenazemi kılan olmaz
::::::::::::::
BOZ ÖKÜZ DESTANI
Çepni’ye gitmeğe niyet eyledik
Dedim arkadaşım kinli boz öküz
Yorulup da bizi yolda komasın
Ömer Çavuş dedi canlı boz öküz
Öğleden evvel Tonus’tan koştuk
Uğrumuz Şarkışla yoluna düştük
Kalfa köyün üstün yel gibi aştık
Yönünü yokuşa döndü boz öküz
Kinli develere benzer bakışı
Mısır dablağına benzer kakışı
Boş kağnıynan çıkamıyor yokuşu
Dermanı kesilmiş canı boz öküz
Yokuşu çıkınca gözler büyüdü
Gayri iyi gider bu bir huyudu
Ömer Çavuş hırsından yattı uyudu
Kanak’ın düzüne indi boz öküz
Ol gece gitmedik Kanak’ta kaldık
Çok ikram ettiler rahatta olduk
Sabahınan bir çok arkadaş bulduk
Boş koyversen gider selli boz öküz
Düz yere gelirse gayet tellenir
Yokuşu çıkarken gitmez yellenir
Yavaş gider beşik gibi sallanır
Üğrüleyim seni nenni boz öküz
Yine yere yattı başın kaldırır
Beni utandırır eli güldürür
Senin bu işlerin beni öldürür
Adını koyarlar kanlı boz öküz
Akşama kadar vardık Cemel’e
Üstümüz toz oldu döndük hamala
Gazeteler yazsın Gazi Kemal’e
Söylesin irfanın ünlü boz öküz
Cemel’den gitmedik döndük geriye
Kalın yiğidini yolla buraya
Böylesi mal düşmesin fukaraya
Benim senden bağrım yandı boz öküz
Talibi’m der ki bu nasıl alamet
Ellerin içinde olduk malamat
Şükür olsun eve geldik selamet
Bize zahmet verdin şanlı boz öküz
:::::::::::::::::::::
AŞIK VEYSEL
Aşık Veysel Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde 1894 yılında
doğmuştur. 21 Mart 1 973′te gene kendi köyünde ölmüştür.
1901 yılında Sivas’ta başlayan bir çiçek salgını sonucu sol gözünü
yitirmiş, sağ gözüne perde inmiştir. Bir süre sonra, bir olasılıkla
kurtarılabilecek olan sağ gözüne bir değnek saplanmış, bu gözünü de
yitirmiştir. Böylece, bütün yaşamı boyunca bir karanlıklar dünyasında
yaşamıştır Aşık Veysel.
Veysel iki kez evlenmiştir. Bütün Anadolu’yu dolaşmıştır. Köy
Enstitülerinde saz öğretmenliği yapmıştır.
Aşık Veysel, 1931 yılına dek, köyünün dar çevresi içinde yaşamıştır.
1931 yılında Sivas’ta düzenlenen “Aşıklar Bayramı”na katılmış, adını o
bayramda duyurmuştur. Aşık Veysel’i bulup çıkaran kişinin Ahmet Kutsi
Tecer olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Aşık Veysel de bu gerçeği
vurgular:
“Dilimin bağını çözmüştür” der, Ahmet Kutsi Tecer için.
1965 yılında TBMM, özel bir yasayla Veysel’e aylık bağlama
haktanırlığını göstermiştir.
Kimilerine göre, halk şiirimiz Aşık Veysel’le noktalanmıştır. Çağımızdaki
halk ozanlarına baktığımızda, bu sert yargının çok da yanlış olmadığını
söylemek gerekiyor. Bundan sonra çıkacak güçlü halk ozanlarına kapıyı açık
bırakarak.
Aşık Veysel de Alevi bir ozandır. Bütün şiirlerinde olmasa bile,
kendisini bugün olduğu gibi yarın da andıracak, kalıcı nitelikte
duyarlığı yoğun, demesi usta, biçimlemesi yerinde şiirleri vardır. Herhalde,
20. yüzyıl halk şiirimizin en yetkin temsilcisi olarak Aşık Veysel’i saymak,
gerekli, yerinde bir değerlendirme olur.
GÜZELLİN ON PAR’ETMEZ
Güzelliğin on par’etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa
Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz aleme
Aşıklarda meşk olmasa
Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk’olmasa
Güzel yüzün görülmezdi
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Aşık ve maşuk olmasa
Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana aşık olmasa
::::::::::::
SEN BİR CEYLAN OLSAN BEN DE BİR AVCI
Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni
Kurulma sevdiğim güzelim deyin
Bağlanma karayı alları geyin
Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
Beslesem elimde tuz ile seni
Koyun olsan otlatırdım yaylada
Tellerini yoldurmazdım hoyrada
Balık olsan takla dönsen deryada
Düşürsem toruma hız ile seni
Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi göz ile seni
::::::::::::::::::
MEKTUP YARE SELAMIMI ULAŞTIR
Al katip kalemi yaz bu selamı
Mektup yare selamımı ulaştır
Bir yar için terkeyledim sılamı
Mektup yare selamımı ulaştır
Şarkışla kazamdır Sivralan köyüm
Geçti ömrüm gurbet elde neyleyim
“Gel” diyorsa bu illerde durmayım
Mektup yare selamımı ulaştır
Yardan ayrılalı yaralı sinem
Gam ile kurulmuş temelim binam
Ağlar mı güler mi gör benim sunam
Mektup yare selamımı ulaştır
Gider bu hasretlik yıla yetmez mi
İsmin tesbih ettim dile yetmez mi
Bülbülün feryadı güle yetmez mi
Mektup yare selamımı ulaştır
Gönüle hasiret göze yol yaman
Veysel’i söyletir bir kaşı keman
Mektup ile konuşalım bir zaman
Mektup yare selamımı ulaştır
:::::::::::::::::::
YENİ MEKTUP ALDIM GÜL YÜZLÜ YARDAN
Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan
Gözletme yolları gel deyi yazmış
Sivralan köyünden bizim diyardan
Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış
Beserek’te lale sümbül yürüdü
Güldede’yi çayır çimen bürüdü
Karataş’ta kar kalmadı eridi
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış,
Eğlenme gurbette yayla zamanı
Mevlayı seversen ağlatma beni
Benek benek mektuptadır nişanı
Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış
Kokuyor burnuma Sivralan köyü
Serindir dağları soğuktur suyu
Yar mendil göndermiş yadigar deyi
Gözünün yaşını sil deyi yazmış
Veysel bu gurbetlik kar etti cana
Karıştır göçünü ulu kervana
Gün geçirip fırsat verme zamana
Sakın uzamasın yol deyi yazmış
:::::::::::::::::::::
KARA TOPRAK
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır
Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır
Ademden bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yetirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır
İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır
Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır
Dileğin varsa iste Allah’tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan
Benim sadık yarim kara topraktır
Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah’a
Hakk’ın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır
Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır
Her kim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır
::::::::::::::::::::::
DOSTLAR BENİ HATIRLASIN
Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın
Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın
Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
:::::::::::::::
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebep arıyom
Gidenleri ben görüyom
Gidiyorum gündüz gece
Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece
Düşünülürse derince
Irak görünür görünce
Yol bir dakka miktarınca
Gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlaya gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
::::::::::::::
SAZIM’A
Ben gidersem sazım şen kal dünyada
Gizli sırlarımı aşikar etme
Lal olsun dillerin söyleme yada
Garip bülbül gibi ah ü zar etme
Gizli dertlerimi sana anlattım
Çalıştım sesimi sesine kattım
Bebe gibi kollarımda yaylattım
Hayali hatır et unutma beni
Bahçede dut iken bilmezdin sazı
Bülbül konar mıydı dalına bazı
Hangi kuştan aldın sen bu avazı
Söyle doğrusunu gel inkar etme
Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlarsam ağladın gülersem güldün
Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma
Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme
Sen petek misali Veysel de arı
İnleşir beraber yapardık balı
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma
::::::::::::::::::
UYANDIM KUŞLARIN İNCE SESİNE
Uyandım kuşların ince sesine
Seherde birlikte iniler durur
Ses verdim sesine bilircesine
Aşıkın derdini yeniler durur
Baharda çağlayan bulanık sular
Durmadan kendini taşlara çalar
Eşinden ayrılmış bir geyik meler
Dağlar sada verir iniler durur
Veysel de yaralı geyik gibidir
Kapalı dertleri höyük gibidir
Ne sarhoştur ne de ayık gibidir
Sinesi kös gibi gümüler durur
::::::::::::::::::::
SEN ÇİÇEK OLSAN BEN BİR YAZ OLSAM
Her sabah her sabah suya giderken
Yar yolunda toprak olsam toz olsam
Bakıp dört köşeyi seyran ederken
Kara kaş altında ela göz olsam
Üğrünü üğrünü giderken yola
Nice dilsizleri getirir dile
Gövel ördek gibi inerken göle
Ya bir şahin olsam ya da bir baz olsam
Veysel ördek olsun sen de göl yarim
Yeter gayrı kerem eyle gel yarim
Lale sünbül mor menevşe gül yarim
Sen bir çiçek olsan ben bir yaz olsam
:::::::::::::::::::::
BU ALEMİ GÖREN SENSİN
Bu alemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin
Kainatı sen yarattın
Herşeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar’attın
Cömertliğin nerde senin
Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin
Kilisede despot keşiş
Is’Allahın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin
Kimden korktun da gizlendin
Çok arandın çok özlendin
Göster yüzün çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin
Binbir ismin bir cismin var
Oğlun kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin
Türlü türlü dillerin var
Ne acaip hallerin var
Ne karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin
Ademi sürdün bakmadın
Cennette de bırakmadın
Şeytanı niçin yakmadın
Cehennemin var da senin
Veysel neden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Elleri tutmaz gözleri görmez
Bu acaip sır da senin
::::::::::::::
DERDİÇOK
Elbistanlıdır. Asıl adı Lutfi’dir. 1871 yılında doğmuştur. Babası Hacıtıflı
oğullarından Hafız Mehmet’tir. Lütfi, baba mesleği olan imamlığı yapmak
istememiştir. Söylentilere göre ya dokuz ya on iki kez
evlenmiştir. Mezarı Elbistan’ın Tanız köyündedir.
NE DİYE BAĞLATTIN ALNINA KARA
Ne diye bağlattın alnına kara
Bilmiyorum yaslı mısın sevdiğim
Çekme beni yeter bu kadar dara
Deli misin uslu musun sevdiğim
Poyraz gibi yükseklerden esersin
Bir söz desem belki bana küsersin
Beni görsen birer birer bakarsın
Sadrıazam nesli misin sevdiğim
Gel dediğim yere gelin erinmen
Beni görüp elvan elvan bürünmen
Neden ikide bir bana görünmen
Kafeslerde besli misin sevdiğim
Halkalı gözlerin kalemdir kaşın
Berk değdi sineme insaf et taşın
Gezdim şu dünyayı bulmadım eşin
Huriler misli misin sevdiğim
Geldi Derdiçok dosta bakmaya
Savaşırken kıyamına kalkmaya
Va’din mi var Kerem gibi yakmaya
Keşiş kızı Aslı mısın sevdiğim
:::::::::::::::::::
HER GÜN GÖNLÜM İSTER SENİ GÖRMEYİ
Her gün gönlüm ister seni görmeyi
Korkarım arada söz olur deyi
Ala gözlüm sana umut tutarım
Güzelin ikrarı tez olur deyi
Beni öldürücü derdin elemin
Duydukça dilinden tatlı kelamın
Gönder kölen olam kuru selamın
Çekinme boşuna az olur deyi
Hiç mi haberin yok olan işlerden
Yatamıyom kara kara düşlerden
Seni sakınırım uçan kuşlardan
Güzelsin sevdiğim göz olur deyi
Cilvelenir yar karşımda dururdun
Perçeminden bergüzarlar verirdin
Beni görsen elvan elvan yürürdün
Görsün Derdiçok’a naz olur deyi
:::::::::::::::::::
HABİB KARAASLAN
1920 yılında Bünyan’da doğmuştur. Bütün halk ozanları gibi Habib
Karaaslan da, Anadolu’yu boydan boya gezmiştir. Halk şiiri
geleneğini, belli bir çizginin altına düşmeden sürdürebilen birkaç
halk ozanından biri sayılıyor.
ÇIKIP GİDEM YAYLASINA YURDUNA
Çıkıp gidem yaylasına yurduna
Söylen vefasıza ormana gelsin
Yaktı beni ateşine derdine
Çaresiz derdime dermana gelsin
Sevdiğimle yaylamıza göçeydim
Ala karlı sularını içeydim
Bir günde beş tarla ekin biçeydim
Tırpanım keserken fermana gelsin
İnce elek ile unum elerim
Ağlar iken yüzün görsem gülerim
Şu dünyada bir tek dilek dilerim
Gönlümün sevdiği yar bana gelsin
Uzaktan duyduğum keklik sesidir
Karalar giydiğim gurbet yasıdır
Benim hastalığım yar sıtmasıdır
Soğuk su istemem kar bana gelsin
Der Habib Karaaslan ahuzar ile
Dağlar görünüyor ala kar ile
Bir bayram edeydim nazlı yar ile
Bu bayram olmazsa kurbana gelsin
::::::::::::::::::::
KAĞIZMANLI HIFZI
Genç yaşta Ermeni kurşunuyla şehit olan bir halk ozanı Kağızmanlı Hıfzı,
Kars’ın Kağızman ilçesinde doğmuştur. Dokuz yaşındayken hafız olmuştur.
15 yaşında şiir söylemeye durmuştur. Kışın camilerde Kuran okumuş, yazın
bahçelerde, bağlarda çalışmıştır.
1908 yılında bir komşu kızına tutulmuş onunla ancak üç yıl sonra
evlenebilmiştir. Ne var ki, bir süre sonra ozan Hıfzı’nın gönlü
kasabada çirkinliğiyle ün yapmış baldızı Ayşe’ye kaymış. Bu seviden de bir
türlü kendini kurtaramamıştır. Söylendiğine göre Kağızmanlı Hıfzı’nın yazdığı
şiirlerin çoğu bu seviden kaynaklanmıştır.
Kağızmanlı Hıfzı’nın asıl adı Recep’tir. Hafız oluşundan dolayı “Kağızmanlı
Hıfzı” takma adıyla şiir söylemeye durmuştur.
Kağızmanlı Hıfzı, Kars’tan üç saat ırakta Şabanlar küyünde imamlık
yaparken bir yandan da sevi türküleri söyler dururmuş.
Kağızmanlı Hıfzı, daha yirmi beş yaşındayken, Erzurum’dan Sarıkamış’tan
gelen Ermeni kuvvetlerinin kurşunlarıyla Şabanlar köyünde şehit
edilmiştir (1918).
EMMİZADE KÜSMEMİŞEM BEN SENDEN
Emmizade küsmemişem ben senden
Ölüm lal eyledi dillerim yoktur
Eğdi kametimi büktü belimi
Kalkamam ayağa hallarım yoktur
Ben gelende bizim yerler yaz idi
Ettiğimiz cilve idi naz idi
Cehiz düzemedim ömrüm az idi
Göçtüm gömlek ile şallarım yoktur
Ala kaşlarımın kınası solmuş
Ala gözlerime topraklar dolmuş
Sararmış gül benzim zağfiran olmuş
Solmuş al yanağım hallarım yoktur
Haber edin kuşlar çeksin yasımı
Yuva yapsın püskülümü fesimi
Koymadılar doldurayım tasımı
Havuzdan ayrıldım sellerim yoktur
Anam beni bir kuş etti uçurdu
Durma dedi bağlarından göçürdü
Kahpe felek beni çarhtan geçirdi
Yaslıyım yeşilim allarım yoktur
Haber edin ishak kuşlar göçende
Selam söylen her turnalar geçende
Ak kırmızı sarı güller açanda
Yollayın bana da güllerim yoktur
Yaren yoldaş beni düşlerde görsün
Görenler de halim hatırım sorsun
Yoldan gelip geçen bir Fat’ha versin
Felek dilencisi mallarım yoktur
Ben de Hıfzı gibi tezden uyandım
Uyandım da taş yastığa dayandım
Aslı Hanım gibi kavruldum yandım
Sam yeli savurdu küllerim yoktur
::::::::::::::::::::
DERTLİ FİRKATLİ HASRETLİ
Dertli firkatli hasretli
Na’ralar ishak kuşları
Nedir suçum yüz bin yerden
Yaralar ishak kuşları
Ağladım eyledim seyri
İstedim ilacı hayrı
Demez ağlamaktan gayri
Çareler ishak kuşları
Her yandan gelir ah u zar
Çağrışır hezar sad hezar
Her ötüşte bin dert yazar
Karalar ishak kuşları
Öter men’olur dadıma
Ol dem yar düşer yadıma
Bir ah çeksem feryadıma
Varalar ishak kuşları
Öter her bağda niceler
Sanki ders almış heceler
Uzan mübarek geceler
Ereler ishak kuşları
Kimi ağlar kimi inler
Eder tekrar yüzler binler
Biri okur biri dinler
Sıralar ishak kuşları
Ötme ishak kuşu ötme
Garip gönlüm viran etme
Gitme yaz baharım gitme
Duralar ishak kuşları
Geceler gündüzden seyran
Seslerine oldum hayran
Değme felek böyle devran
Süreler ishak kuşları
Zikreder Hakkın adını
Dal olam duyam tadını
Yüzüm üste kanadını
Sereler ishak kuşları
Seslerim gelmez yanıma
Sesi kar etti canıma
İster bir avuç kanıma
Gireler ishak kuşları
Umarım derdime derman
Yüreğimi kıldı harman
Çok mudur katlime ferman
Vereler ishak kuşları
Bağları sardı leşkeri
Talan oldu can şehiri
Nice bin gönül askeri
Kıralar ishak kuşları
Her biri hançer belinde
Kavlederler öz dilinde
Hıfzı’yı aşkın ilinde
Vuralar ishak kuşları
::::::::::::::
ECEL TUZAĞINI AÇAMAZ MISIN
Ecel tuzağını açamaz mısın
Açıp da içinden kaçamaz mısın
Azad eyleseler uçamaz mısın
Kırık mı kanadın kolların hani
Aç mısın yok mudur ekmeğin aşın
Odan ne karanlık yok mu ataşın
Hanidir güveyin hani yoldaşın
Hani kapın bacan yolların hani
Bunda yorgan döşek yastık var mıdır
Bu geniş dünyada yerin dar mıdır
Dalın tahta duvar önün yar mıdır
Yeşil başlı sunan göllerin hani
Yatarsın gaflette gamsız kaygısız
Ninni balam ninni kalma uykusuz
Hem garip hem çıplak hem aç hem susuz
Felek fukarası malların hani
Her gelip geçtikçe selam vereyim
Nişangah taşına yüzüm süreyim
Kaldır nikabını yüzün göreyim
Ne çok sararmışsın hallerin hani
Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın
Uyandın da taş yastığa dayandın
Aslı hanım gibi kavruldun yandın
Yeller mi savurdu küllerin hani
::::::::::::::::::::
MEHMET ÇAKIRTAŞ
Yaşayan halk ozanlarımız içinde “kentli bir halk ozanı” denilebilir
Mehmet Gakırtaş’a. 1920 yılında Edremit’te doğmuştur. Kendi kendini
yetiştirmiştir.
Uzun yıllardan beri başkentte yaşamaktadır. Ankara’ya geldikten
sonra Maden Tetkik Arama Enstitüsünde 1947 yılından 1961 yılına dek çalışmıştır.
Daha sonra Zafer gazetesinde düzeltmenlik, Yeni Gün gazetesinde
başdüzeltmenlik yapmıştır. Son görevi Türkiye Kömür İşletmeleri’ndeydi.
Mehmet Çakırtaş, bir bakıma, belli bir kesim dışında görmezlikten
gelinmeye çalışılmış bir halk ozanıdır. Oysa, yaşayan halk ozanları
içinde adının anılması gereklidir kanısındayız. Kendine özgü bir kimliği,
kişiliği olan Mehmet Çakırtaş, yaşamında da, şiirlerinde de içtenliğinden bir
şey yitirmemiştir.
Aşık türünün başarılı sayılabilecek örneklerini vermiştir.
BETER OL
Bana gam kasavet veren sevdiğim
Yaprağını döken gülden beter ol
Derdi bana reva gören sevdiğim
Sazlarda inleyen telden beter ol
Senin de olmasın halini soran
Beni insafsızca derdiyle yoran
Kış günü başını taşlara vuran
Boz bulanık akan selden beter ol
Bu gönül bağını perişan eden
Ele uydun kıymetimi bilmeden
Her saat hüsnüyle ateşi giden
Zamanla eriyen külden beter ol
Boyun büktüm vardım senin destine
Merak etme göz koymazlar postuna
Şehit düşen bu gönlümün üstüne
Aşkınla titreyen tülden beter ol
Benden kaçıp ara sıra görünen
Yüzüme bakmağa her an erinen
Çile çekip diyar diyar sürünen
Bulanık çaydaki milden beter ol
Yüzün hiç gülmesin eller içinde
Bülbülsüz kalasın güller içinde
Baharın çiçekli dallar içinde
Kuruyup incelen daldan beter ol
Bilemedim Nemrut mu var soyunda
Vefakarsın sebat ettin huyunda
Bir orman içinde dere boyunda
Kovanı yarılan baldan beter ol
Gurbet elde sevdasıyle yatıran
Dert gölüne beni atıp batıran
Çok günahkar cenazeler götüren
Yerinden kalkmayan saldan beter ol
Bu engin aşkımın bulunmaz dibi
Kış geçip gitmedi dinmedi tipi
Sahibi çıkmayan bir mektup gibi
Üstündeki kara puldan beter ol
Kanlı gözlerimi kapladı buğu
Ateşim sönmedi bulamadım su
Tanrıdan dileğim kara gözlüm bu
Aşkınla tutuşan kuldan beter ol
::::::::::::::::::
PUL HASTA
Bulamadım şu halimden anlayan
Gönül hasta dudak hasta dil hasta
Yağmur yağar dağı taşı ıslatır
Yaylalardan uzak kalan sel hasta
Eksik olmaz yüce dağın bulutu
Vefalı yar seven kesmez umudu
Güz erişti menekşeler kurudu
Bülbülünden ayrı düşen gül hasta
Ateş söner: kıvrım kıvrım sis kalır
Çeşme kurur: suya hasret tas kalır
Sevda çeken gönüllerde yas kalır
Yeller vurup ırgalanan dal hasta
Bin cefayla geçiyor bu devranım
Dağ misali eksilmiyor dumanım
Petek petek ağu tuttu kovanım
Çiçek hasta arı hasta bal hasta
Aşıklara gam kasavet er gelir
Aşk yolunda yürüyenden ter gelir
Bazısına beklemeden yar gelir
Benden yana ıssız kalan yol hasta
İnsafsızım hiç bakmıyor yüzüme
Ne söylesem kulak vermez sözüme
Teller taktım düzen verdim sazıma
Parmak hasta mızrap hasta tel hasta
Bahar vakti kızlar varırlar çaya
Çare yokmuş aşktan yatan hastaya
Kalb mektubum gidip attım postaya
Yad eliyle mühürlenen pul hasta
:::::::::::::::::::
OLMASAYDI
Çiçekler açmazdı bahar gelince
Her ağaç üstünde dal olmasaydı
Bilmem ne çekerdi garip aşıklar
Yar iline giden yol olmasaydı
Mecnun yardan ayrı çölleri gezdi
Ferhad Şirin için dağları ezdi
Bülbülün kadrini kimse bilmezdi
Onu ağlatan gül olmasaydı
Gerçek aşık olan düşermiş dile
Ömrünü harcamış yaş sile sile
Rağbet mi olurdu her gonca güle
Bülbülde o eşsiz dil olmasaydı
Aşkınla ağladım aşkınla gezdim
Derdinle bu tatlı canımdan bezdim
Seni tanımazdım zalim bilmezdim
Elinde mühürle pul olmasaydı
Bekleme bir daha düşmem izine
Hayalimi sürme çeksen gözüne
Kimseler bakmazdı senin yüzüne
Aşıkın Çakırtaş kul olmasaydı
:::::::::::::::::
MÜDAMİ (Posoflu)
Müdami, Kars’ın Posof ilçesine bağlı Varızna köyünde doğmuştur.
Doğum tarihi kimi yerlerde 1914, kimi yerlerde de 1915 ya da
1916 olarak gösterilmektedir. Babası köy hocasıdır. Küçük yaşta annesini
yitirmiş, bu yüzden babasıyla köy köy dolaşmış, bir süre Kars’taki yetimler
okulunda öğrenim görmüş, okulun kapanması üzerine babasının yanına dönmüştür.
Babasından da dinsel eğitim almıştır.
Müdami ozan bir aileden gelmektedir. Posoflu Üzeyir (Fakiri), oğlu
Ferhat (Feryadi), onun oğlu Aşık Süleyman, Müdami’nin dedeleridir. Müdami’nin
asıl adı Sabit Yalçın’dır. Bir yerde de soyadının “Ataman” olduğu
yazılıdır. Bir aralık iki gözünü yitirme tehlikesiyle karşılaşmış, doktorların
çabalarıyla iyileşmiştir.
1934 yılında sazı eline alan Müdami, bir yandan çiftçilikle uğraşmakta,
bir yandan dededen gelen halk öykülerini anlatmakta, şiirler
söylemektedir. Evlidir, dört çocuğu vardır.
Müdami, bir süre de Cılavuz Köy Enstitüsünde saz öğretmenliği yapmıştır.
Çağdaş halk ozanları içinde önemli bir yeri vardır.
KÜÇÜKTEN YILGINIM SÖZDEN
Küçükten yılgınım sözden
Dile minnet mi çekerim
Kanlı yaş dökerim gözden
Sele minnet mi çekerim
Sevmem rakibi nadandır
Altun bilmeğe madendir
Rızkı veren yaradandır
Kula minnet mi çekerim
Bir aşkın honın doyarım
Gizli sırları duyarım
Karadan ağdan giyerim
Ala minnet mi çekerim
Yaradanım benim gani
Elbet mahzun etmez beni
Kokladım badi reyhani
Güle minnet mi çekerim
Müdam kendi özü bilir
Hak yazdığı yazı bilir
Bizim nasip bizi bulur
Pula minnet mi çekerim
::::::::::::::
GAM KASAVET CEM’OLALI BAŞIMA
Gam kasavet cem’olalı başıma
Bir dem ağlamakla gülmez bu gönül
Nadan sözü tesir etmez düşüme
Her kelamı guşa almaz bu gönül
Bir dem muntazırdır yar selam için
Bir dem hiddetlenir her kelam için
Bir dem tabip olur il alem için
Öz derdine derman bulmaz bu gönül
Bir dem eserlenir eser yel gibi
Bir dem mevce gelir taşar sel gibi
Bir dem incelenir ipek tel gibi
Bir dem ipe sapa gelmez bu gönül
Bir dem Rüstem olur kılıcın biler
Bir dem Mecnun olur Leyla’sın diler
Bir dem Ferhat olur kayalar deler
Hiç bir meşakatten yılmaz bu gönül
Bir dem Müdam murat almak istiyor
Bir dem mahbubunu bulmak istiyor
Bir dem yüzbin çarha girmek istiyor
Sanırsın ölüm yok ölmez bu gönül
::::::::::::::::::::
MEVSİMSİZ GÜL AÇMA ŞİTA ÇAĞINDA
Mevsimsiz gül açma şita çağında
Çeker bir kırağı bozlanmayasın
Elesten verdiğin aht misalinde
Verdiği ikrara yozlanmayasın
Tuzağı iblistir muhibbi zenan
Asabını bozar fettan-ı zaman
Damarlar antendir ruh da cereyan
Kığılcımlar saçar közlenmeyesin
Az söyle öz söyle bulasın rahmet
Rağbeti olmayan bulamaz şöhret
Koparır keleyi anka-yı şehvet
Yalancı tavustek pozlanmayasın
Nefse uyan çürüğünü sağlamaz
Vefasız dilbere gönül bağlamaz
Bir misal var kendi düşen ağlamaz
Düşüp bir çukura sızlanmaysın
Ey Müdami sen ol nefsini güden
Cüz’i iradeyi hak vermiş yeden
Ulaşır menzile aheste giden
Yüzyiğirmi voltluk kızlanmayasın
:::::::::::::::::::
YUSUFELİLİ HUZURİ
Çoruh (Artvin) ilinin Yusufeli ilçesine bağlı Zor köyünde doğmuştur.
Asıl adı Ali’dir. Doğum yılı kimi yerde 1885, kimi yerde 1887 olarak
geçmektedir.
Babası Aşık Keşfi’dir. Saz dersini babasından almıştır.
Yusufelili Huzuri’nın ilginç bir yaşantısı olduğu görülüyor. Genç yaşında
medreseye giren Huzuri, uzun yıllar geçmesine karşın, bir türlü
medreseyi bitirememiş. Daha doğrusu bu öğrenimle bağdaşamamış. Medreseden
ayrılmış, gurbet yolunu tutmuş. Kuzeydoğu Anadolu’yu, Kırım’ı dolaşmış, birinci
dünya savaşında asker olmuş. Askerlik bitince bir süre, nüfus, tapu
memurlukları gibi görevler de yapmış ama bu işleri de bir türlü içine sindirememiş,
yeniden sazına dönmüş, toprağıyla uğraşmış.
Yusufelili Huzuri 1951 yılında ölmüştür. Yaşadığı dönem içinde yöresinde
yaygın bir ünü, etkin bir söyleyişi vardır. Yergici, taşlamacı,
iğneleyici yanını da belirtmek gerek.
İSMİ VAR CİSMİ YOK ANKAYA DÖNDÜ
İsmi var cismi yok ankaya döndü
Ne eylik ne bahşiş ne caba kaldı
En yakın dostumuz aduya döndü
Ne ehibba ne de akraba kaldı
Karamiler yedi kovanda balı
Sıralı boş kaplar arıdan halı
Olduk yeni doğmuş çocuk misali
Ne gömlek ne yelek ne aba kaldı
Huzuri sözlerin hikmet namına
Hastalık göz dikti sıhhat namına
Yedirmek içirmek külfet namına
Ortada bir kuru merhaba kaldı
:::::::::::::::::::
DEDİM CEVRETME EY AFET
Dedim cevretme ay afet
Dedi hüblarda adettir
Dedim yok çekmeğe takat
Dedi sabret selamettir
Dedim dilzar, giryanım
Dedi her derde dermanım
Dedim nerde benim canım
Dedi bana emanettir
Dedim çok derd ü alamım
Dedi yok sanma ikramım
Dedim söyle serencamım
Dedi bil ki felakettir
Dedim oldum sana meftun
Dedi alemde çok mecnun
Dedim serv-i kaddin mevzun
Dedi yok yok kıyamettir
Dedim ettin beni rüsva
Dedi yok bende suç asla
Dedim ver hahişim cana
Dedi vakt-i icabettir
::::::::::::::
BİR DESTANIM VARDIR ZAMANA UYGUN
Bir destanım vardır zamana uygun
Yattıkça yat kardeş sakın uyanma
Bir meşhur cevaptır sen kazan sen ye
El içinde beyhude ateşe yanma
Ananın erine çağırma peder
Ahırında sana kötülük eder
Kemlik et elinden geldiği kadar
Ey’lik edip sakın düşman kazanma
Kime ki eyi dersen darılır söğer
Merhamet zamanı degilmiş meğer
Yanında birini kesseler eğer
Bir hançer de sen vur sonra utanma
Her nereye gidersen eyle talanı
Öyle yık ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüz bin yalanı
Her doğru söz söyleyene inanma
Hediye namile bir şey gönderme
Adet edip hiç misafir kondurma
Komşunun evi yanarken söndürme
El karı için de bir adım uzanma
Beyhude Mevla’dan eyleme dilek
Asla zihin yorup çekme boş emek
Babanın hayrına verme bir ekmek
Aç kalıp da kapı kapı dilenme
Bir yetim görürsen vur dök dişini
Çalış ki bozasın halkın işini
Günde yüz adam vur kır başını
Bir yarayı sarma için dolanma
Keyfin bozma altı için beş için
Çekme kahır olur olmaz iş için
Canın feda eyle bir sarhoş için
Kuru sofuların sözüne kanma
Huzuri neylesin dünya ülfetin
Kesme doğruluktan sen muhabbetin
Cenab-ı Mevla’dan iste izzetin
Her şaşkının sözüne de inanma
::::::::::::::::::
TEZATLAR DESTANI
Yeni bir destan eyledim icad
Dinleyen ahbaba yadigarım var
Mahzun gönülleri etmek için şad
Ağlarım sizlarım ah u zarım var
Yüz bin deve gelir gider katarım
Nerde akşam olur orda yatarım
Her ne ister isem alır satarım
Kimse karışamaz ihtiyarım var
Ben icadeyledim havayı yolu
Yazda ferahlarım sağ ile solu
Kırk mağazam vardır rüzgarla dolu
Kafdağı ardında Bit-Pazarım var
Görmediğim şeyi asla sezemem
Korku bilmem hiç yalınız gezemem
İcabetse kendi adım yazamam
Katiplikte gayet iştiharım var
Gözüm ışıklıdır güne dayanmaz
Aklım çoktur amma kimse beğenmez
Asılmağa gitsem sicim inanmaz
Böyle yüz bin ahbap yüz bin yarim var
İbadet eylerim namazı kılmam
Temizlik severim lekemi silmem
Ömrümde zararsız günümü bilmem
Her senede yüz milyonluk karım var
Düştüğüm yok hiçbir düşman kasdine
Kaçsam kimse geçiremez destine
Kuvvetliyim keçe kilim üstüne
Yaya yürümeğe iktidarım var
Sözüm lezzetlidir hatırlar yıkmaz
Yalan da söylesem dinleyen bıkmaz
Uykuda kötü söz ağzımdan çıkmaz
Büyük küçük tanır namus arım var
Parasız kalanlar bana el verir
Çok köprülü sular geçsem yol verir
Evvel param alır sonra mal verir
Her tüccar yanında itibarım var
Cömertlikte yoktur misl ü menendim
Herkes kesesinden yesin efendim
Yalınız yatmaktan bezdim usandım
Odamda yüz güzel gülizarım var
Her kim saz çalarsa aşık bilirim
Dilsiz adamları sadık bilirim
Herkesten kendimi faik bilirim
Kibrim yoktur amma az vekarım var
Sarhoş olup meyhanede susmalı
Bir iyilik gördüğünde küsmeli
Adam öldürenin tüyün kesmeli
Böyle akla yakın çok kararım var
Göze ilaç verdim yaşı akmadı
Az açıldı amma doğru bakmadı
Yüz hastaya baktım biri kalkmadı
Doktorlukta büyük iftiharım var
Sorman arkadaşlar benim kederim
Ta ezelden tersinedir kaderim
Hanemiz fevkinde durur pederim
Biraz hasretliyim intizarım var
Lazım olan şeye zihnim yormadım
Kendi hanem yolum ile sormadım
Adın işitmedim kendin görmedim
Gönlüm eğler birkaç kafadarım var
Haklı haksız bir söz altında kalmam
Hırsızlık da etsem açıktan çalmam
Aldığımı vermem verdiğim almam
Yeni alışveriş intişarım var
Huzuri sözlerin halli muhaldir
Manasın anlıyan ehl-i kemaldir
Ben de bilmem ne devlettir ne maldır
Bitmez hesap olmaz bunca varım var
:::::::::::::::::::::
PARA DESTANI
Bir dasitanım var zamana uygun
Bus etmeğe dest ü damen paradır
Mahzunu şad eder şadları mahzun
Mamurları eden viran paradır
Parasız kimsenin bakma yüzüne
İsterse şah olsun özü özüne
Sakın başka bir şey alma gözüne
Merde revnak veren ünvan paradır
Yabana dolanır parasız derviş
Sende değil herkeste var bu teşviş
Derler para ile görülür her iş
Taht ü rif’at köşk ü eyvan paradır
Yapsan fayda yok yüz bin hünerler
Parasız kalanlar kış günü terler
Sım ü zersiz şaha gedadır derler
Ağa Paşa Mirimiran… paradır
Kesende yok ise köprüden geçme
Tezden tutulursun bir yana kaçma
Parasız hükümet kapısın açma
Kadı Müftü emr ü ferman… paradır
Fakir olan her dem gider engine
Parasız bellidir baksan rengine
Her mecliste buyur derler zengine
Yaran ahbap lutf u ihsan paradır
“Ya Hu”nun cevabı kuru eyvallah
Parasız çok ümittir “inşallah”
Parasız bir molla demez bismillah
Kitap mezhep din u iman… paradır
Fakir suya düşse çıkamaz kirden
Zengin arabasın aşırır kırdan
Topal zengin iyi saglam fakirden
Herşeyden evvela noksan paradır
Yad görünür pulsuz gelse daderin
Zengin mihman olsa olmaz kederin
Kimse sormaz ne kişidir pederin
Asıl nesil şöhret ü şan… paradır
Fakir olan ne iş tutsa sonu yok
Üç gün aç da kalsa zengin gene tok
Pulsuz bile aşçı der ki yemek yok
Yemek ekmek peynir ayran paradır
Hep izz-i destine almış cihanı
Her yerde söylenir şeref ü şanı
Bir pençede yıkar bin pehlivanı
Karşı durulmayan aslan… paradır
Onunla ağ olur yüzün karası
Geç sağlanır müflislerin yarası
Kızıl altın pasaportun tuğrası
İngiliz Fransız Yunan… paradır
Onun başındadır edeb ü haya
Karanlık gecede arttırır ziya
İster mütteki ol ister evliya
Şimdiki asırda insan paradır
Fakir ise bakire kız dul gibi
Devletsiz şan kıymetlenir pul gibi
Paralıysan şeytan kaçar yel gibi
İbare dubara şeytan paradır
Nice ocakları yıkar söndürür
Nice müşterinin aklın kandırır
Nice şahitlerin ağzın döndürür
Eğri doğru yalan bühtan… paradır
Züğürdün eceli çoğu uyuzdan
Üç kere yok dersen düşersin gözden
Bir lira yahşıdır bin doğru sözden
Merhamet mürüvvet vicdan… paradır
Zengine çay gelir felekten caba
Postasını taşır ol bad-ı saba
Cebin dolu ise derler merhaba
Selam kelam lisan beyan… paradır
Yok deme cevabı “buyur kenara”
Tutuşma evladım beyhude nara
Desen “Baba ekmek” der “oğul para”
Ana baba sadık ihvan… paradır
Bin salavat versen karşısı cennet
Bin tevhit söylesen olmaz emniyet
Bin ihlas okusan yüz bin de temmet
Gene iş aşıran… hemen paradır
Yokluk mektebinde ne oku ne yaz
Olmak ister isen var eyle demsaz
Dükkancı ne dua alır ne namaz
Ticaret kemalat ziyan paradır
Zamana uygundur bu sözüm naçar
Alan veren ancak ol Perverdigar
Vefasız dünyaya aldanma zinhar
Padişah olsan da ahir ölüm var
Huzuri yok yere olma günahkar
Sana elden evvel düşman paradır
::::::::::::::::::::
AĞITLAR
MANİLER
NİNNİLER
TÜRKÜLER
AĞITLAR
KIZILIRMAK TÜRKÜSÜ
Gelin giderken Kızılırmak köprüsünün yıkılması
Altı kardeş idik bindirdik ata
Hürü’yü yolladık üç köyden öte
Kızılırmağa varınca oldu bir hata
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Gelini gelini benim yarimi
Evde kaynanası evi bezedir
Yolda kaynatası yolu gözedir
Gelinsiz haneyi kime bezedir
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Dalga vurdu göremedim boyunu
Atlılar da Kapaltı’nı dolaşır
Yengeler de kuzu gibi meleşir
Kara haber güveyiye ulaşır
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Gelini gelini benim yarimi
Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Gelini de anam benim yarimi
Tüfek getirin de şu kartalı vuralım
Dalgıç getirin de allı gelini bulalım
Biz gelinsiz nasıl köye varalım
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Dalga vurdu gtiremedim boyunu
Elinin kınası soldu mu ola
Gözünün sürmesi soldu mu ola
Evde kaynatası duydu mu ola
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Gelini gelini benim yarimi
Kızılırmak parça parça olaydın
Her bir parçan bir yerlerde kalaydın
Sen de benim gibi yarsız kalaydın
N’ettin Kızılırmak allı gelini
Dalga vurdu göremedim boyunu
::::::::::::::::::
BEBEK AĞIDI
Bir gelinin çocuğu, göç giderken, devenin üzerinde, beşiği dallara
takılıp da kalmış. Orada kuşlar parçalamışlar. Anası bu ağıdı
söylemiş.
Elmalıdan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Emmilerin karşı varır
Kimi atlı kimi yayan
Harmancığın kayaları
Çanı çalar mayaları
Bek mi değdi ak bebeğim
Kara kurşun soyaları
Harmancıkta tütün tüter
Çıngırakta şahin öter
Derd üstüne dertler koyma
Benim derdim bana yeter
Deve de deveden yüce
Deveyi yüklettim gece
Yoklamadım ak bebeğim
Yurda varıp konmayınca
Deveyi deveyi çattım
Yuların boynuna attım
Yoklamadım konmayınca
Kayın babamdan hicab ettim
Havada bulut erişir
Kuzgunlar üleş belişir
Geri döndüm baktım idi
Çadırda düşman gülüşür
Bebeğin beşiği çamdan
Ustasın getirdim Şam’dan
Bey babası gelir avdan
Nenni bebek demedim mi
Kalkıp meme vermedim mi
Sana bebek diyen diller
Kalkıp meme veren eller. Nenni de nenni
Bebeğimin beşiği bakır
Yuvarlandı takır takır
İçindeki Ebubekir
Sana bebek diyen diller
Kalkıp meme veren eller. Nenni de nenni
Yekin kara maya yekin
Cevahirdir senin yükün
Çam dalında kaldı iklim
Sana bebek diyen diller
Kalkıp meme veren eller. Nenni de nenni
Bebek gider ava kuşa
Avcdar da köşe köşe
İçindeki billur şişe
Sana bebek diyen dilier
Kalkıp meme veren eller. Nenni de nenni.
:::::::::::::::::::::::
DUDU’NUN BEBEK AĞIDI
Yedi evladı ölüp de bir tanesi kalmayan ananın söylediği ağıt.
Hacı Veli depik vurdu
Var mı bu Dudu’nun suçu
Ha yedinin birin verin
Allah ırızası uçun
Gitmez burada yatarım
Tamdıraya ses katarım
Benim evim bir post imiş
Başıma çeker yatarım
Avrat işini tutma mı
Oturup gelip gitme mi
Hacı Veli depik vurdu
Bebek oyuna gitme mi
Efendim okur kağıdı
Boğaza dakar saadı
Malım sana heba demiş
Var mı isbatı şahadı
Kadan alam Seyf-Al’aga
Efend’Ağam ne söyleyor
Savın beni emmim oğlu
Öksüz bebeğim ağlıyor
:::::::::::::
DÖNDÜ’NÜN AĞIDI
Dam altında kalan gelin ile kocasına validesinin söylediği ağıt.
Büyür oğlancığım büyür
Bu zaman adam mı uyur
Üstüne hezen uzanmış
İsmail Emmine çığır
Kurban olam beliğine
Çift ayaklı tuluğuna
Sabahılan eriversem
Ulaşırdım soluğuna
Gülgüllüm Gülün elması
Gökçek Döndü’mün gülmesi
Zor olur bacım zor olur
Yerine gelin gelmesi
Ezmeyilen üzmeyilen
Baş bağlar yazmayılan
Kolu boynunda dolalı
Gelin yatar özneyilen
Döndü’nün boyu kısarak
Civanın boyu beserek
İsa kahya düğün kurmuş
Yaldız altının keserek
::::::::::::::
HAÇIN AĞIDI
Tufan Beyin hemşiresini Haçın Ermenileri diri diri yüzerlerken
söylenmiş ağıt.
Şu Haçının dağlarına
Lale sünbül bağlarına
Gine figanlar kopuyor
Kanberlinin beylerine
Haçında (…) kan pazarı
Var mı kitapta yazarı
Ben Haçını gezeceğim
Nerde şehidler mezarı
Kardaşımın adı Mehmed
Şu gavura edin minnet
Ben Allaha güvenirim
İnşallah mekanın cennet
İleri gel desem kızı
Elimin bir tek değneği
Sayıları (?) kaynatmışlar
Ete yapışmış gömleği
Biz de varıdı kardaş
Aleme sallardı zavur
Sayıları hep toplamış
Camsaroğlu koca gavur
Baş ucumda geziyorlar
İfademi yazıyorlar
Ayan olsun Tufan Beyim
Sağ adamı yüzüyorlar
Haçına da geldi Paşa
Sarığın doladı daşa
Bir saatçık mühlet verin
Yaşa Tufam Beyim yaşa
Yağ kazanını kurdular
Çocukları kaynattılar
Gün görmeyen hanımları
Süngü ile oynattılar
Genco Çavuşu yüzdüler
Özne gibi öğe öğe
Başkatibi öldürdüler
Değnek ile döğe döğe
Hançer bıçak açıcılar
Şimdi bizi kesiciler
Ayan olsun Yaşar Beyim
Oruçlu’yu basıcılar
::::::::::::::
OSMAN’IN AĞIDI
İkiz kardeş askerde iken biri hastahanede ölüyor. Nöbetten
geldiginde kardeşinin öldüğünü gören ikincisinin yaktığı ağıt:
Yazılı mezarın daşı
Hepisi feleğin işi
Dişim çıktı İnc’osmanım
Kara kura gördüm düşü
Kardaş bakar yüksek camdan
Kalbim arınmıyor gamdan
Ben ne diyem İnc’Osmanım
Gamlıların sorar benden
İstanbul’dan çıkar tatar
Kamçısını bana atar
Kardaşın yüzün görmedim
Selvinin dibinde yatar
Çanakkale geçeyim mi
Yeşil bayrak açayım mı
Beşinc’Ordu tabur olmuş
İnc’Osmanı seçeyim mi
İstanbul Yıldıza karşı
Üsküdar’da büyük çarşı
Ağlaşalım İnc’osmanım
Oturalım karşı karşı
:::::::::::::
ABDİ BEY’İN AĞIDI
Aşağıdan gelen deve
Uğradırlar bizim eve
Sanki biz de gelin m’olduk
Yıkılası büyük eve
Mezarının böğrü delik
Kara kakul bölük bölük
Şöyle döndüm baktım idi
Abdi Beyim dünden ölük
Tabakada tütünüyüm
Döşeğinde hatunuyum
Kimse bana ellemez ki
Abdi Beyin yetimiyim
Evimizin uğru depe
Kır at gelir sele serpe
Kadan alayım gelinim
Daha uşakların körpe
Aşagıdan çam söküldü
Dalı budağı döküldü
Tez gelesin babam oğlu
Genç iken belim büküldü
Hasta arslan beyim hasta
Su verirler altun tasta
Gönenmesin dedi m’ola
Ak konağı yapan usta
Konakları ne pek yüce
Bekledirler uzun gece
Döndüremez Abdi Beyi
On dört molla sekiz hoca
Atları var at içinde
Eğri pukağı kıçında
Beyler düğüne gidiyor
Abdi Beyim yok içinde
::::::::::::::
MANİLER
Gül eller
Gümüş parmak gül eller
Yiğit aşka düşünce
Söyletirler gülerler
::::::::::::
Havada kar sesi var
Başında mor fesi var
Yıkarım dağlar sizi
İçinde yar sesi var
:::::::::::::
Karpuz kestim kan gibi
Kızın gönlü var gibi
Al yorganı kaldırdım
Yeni yağmış kar gibi
:::::::::::::
Çarşafım iki kattan
Oğlan düşersin attan
Kız ben seni sararım
Korkuyom hükümetten
:::::::::::::
Küp içinde kömeler
Titiriyor memeler
İstedim de vermedi
Şimdi yesin pireler
:::::::::::::
Tandır başı yarılmış
Ninem bana darılmış
Ne darıldın hey nine
El oğludur sarılmış
::::::::::::
Damdan attım kabağı
Yarim altın topağı
Horoz gözün kör olsun
Çabuk ettin sabahı
:::::::::::
Camiler medreseler
Yar geliyor deseler
Bir kuş kadar canım var
Veririm isteseler
::::::::::::
Çubuk kestim incecik
Daha yaşım gencecik
Hevesfendim yar sevdim
Yatmadım bir gececik
:::::::::::::
Şu bağlar bizim olsun
Yaprağı üzüm olsun
Yarin uykusu gelmiş
Yastığı dizim olsun
::::::::::::
Bahçede nane de yok
Öksüzüm ana da yok
Ellerin çifte çifte
Benim bir tane de yok
:::::::::::::
Şu dağda seven olsa
Geven devenin olsa
Padişah ferman yazsa
Seven sevenin olsa
::::::::::::
Mercimek kile kile
Doldurdum sile sile
Köpek kocanı gördüm
Katıldım güle güle
::::::::::::
Ah etsem ah olur mu
Desem günah olur mu
Verdiğini alıyor
Böyle Allah olur mu
:::::::::::
Ay gider yüce gider
Kervanlar gece gider
Çift memenin üstünden
Doğru yol Hacca gider
:::::::::::::
Derelerin al tuncu
Kınalı parmak ucu
Öpülmemiş kızların
Kabul olmaz orucu
:::::::::::
Armudu taşlamalı
Dibinde kışlamalı
İmam ezan okuyor
Cümbüşe başlamalı
:::::::::::
Gülenaz
Bülbül eyler güle naz
Ne lazım bele yerler
Ağlayan çok gülen az
:::::::::::::
Alma yanı
Kızarmış alma yanı
Kabre nasıl koyarlar
Muradın almayanı
:::::::::::
Bahçelerde bibersin
Bilirim yar güzelsin
Sana meyil veremem
Yirmilisin gidersin
:::::::::::
NİNNİLER
Kundağına sardım taşı
Gözümden akıttım yaşı
Evliyalar yoldaşı
Uyu yavrum uyu
Büyü yavrum büyü
Ninni desem ne hal olur
Açılır gül bahar olur
Camilerde ezan olur
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
Ninnilerim senin olsun
Uykular gözüne dolsun
Kişiler sözüne uysun
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
::::::::::::
Dandini dandini dastana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı sen onu
Yemesin bizim kavunu
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
Dandini dandini dadanmış
Mevlam neler yaratmış
Anası oğlunu beklerken
Gül benzini sarartmış
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
Karanfil oylum oylum
Uyur mu benim oğlum
Eğer oğlum uyursa
Şen olur benim gönlüm
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
Yavrum gözüm tavanda
Çift öküzler samanda
Yavrum baban yabanda
Uyu yavrum ninni
Büyü yavrum ninni
Pazarda da kuzu
Yükü de kırmızı
Ananın bir kızı
Uyu kızım ninni
Pazarda da ceviz
Kırarım da kavuz
Nişanlın da yavuz
Uyu kızım ninni
Pazarda da bal var
Kız başında şal var
Nişanlına yalvar
Uyu kızım ninni
Evimizin önü kiraz
Kirazdan aldım biraz
Yine mi öttü horoz
Uyu kızım ninni
Evimizin önü kuyu
Kuyudan alırlar suyu
Küçüksün var daha uyu
Uyu kızım ninni
::::::::::
TÜRKÜLER
KARANFİL TÜRKÜSÜ
Karanfil oylum oylum
Geliyor selvi boylum
Selvi boylum gelirse
Şen olur deli gönlüm
Karanfil olacaksın
Sararıp solacaksın
Ben hakime danıştım
Sen benim olacaksın
Karanfil uzar gider
Yaprağı düzer gider
Yar yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider
Karanfil oymak oymak
Olur mu yare doymak
Yare doydum diyenin
Caizdir boynun vurmak
Karanfilsin tarçınsın
Neden böyle hırçınsın
Ne büyüksün ne küçük
Asıl benlim harcımsın
Karanfil katar oldu
Ayrılık beter oldu
Sürmeli gözlü Fadimem
Gözümde tüter oldu
::::::::::::
ELİF TÜRKÜSÜ
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elifin uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
Evlerinin önü çardak
Elifin elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye
Karac’oğlan emelerim
Gönül sevmez değmelerim
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye
::::::::::::::
GARİP BÜLBÜL
Bülbül ne yatarsın Çukurovada
Eşin gelir bulmaz seni yuvada
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Ötme garip bülbül gönül şen değil
Coşuyor da deli gönül coşuyor
Ciğerciğim kebap oldu pişiyor
Sevdiceğim yüce dağlar aşıyor
Ötme garip bülbül gönül şen değil
Bülbülün yatağı bahçeler bağlar
Garibin yatağı kahveler hanlar
Gurbet elde ölsem bana kim ağlar
Ötme garip bülbül gönül şen değil
Bülbül ne yatarsın bahar erişti
Kırmızı gül goncasına kavuştu
Sılada sevdiğim aklıma düştü
Ötme garip bülbül gönül şen değil
Bülbül ne yatarsın bahar yaz geldi
Bizim göle ördek geldi kaz geldi
Sılada sevdiğim benden vazgeldi
Ötme garip bülbül gönül şen değil
Bülbül ne yatarsın baharın vaktı
Yıkıldı gönlümün sarayı tahtı
Böyledir alemde aşıkın bahtı
Ötme garip bülbül gönül şen değil
:::::::::::::::::::::
BENDEN ALA ÇİÇEK VAR MI
Çiğdem der ki ben alayım
Yiğit başına belayım
Hepsinden ben alayım
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
Nevruz der ki ben nazlıyım
Sarp kayalarda gizliyim
Mavi donlu gök gözlüyüm
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
Lale der ki behey Tanrı
Benim boynum neden eğri
Yardan ayrı düştüm gayrı
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
Sünbül der ki boyum uzun
Yapraklarım düzüm düzüm
Beni ak gerdana dizin
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
Gül der her yanım diken
Çoktur bana gönül çeken
Sayılamaz ekip diken
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
Fesleğen der ben’ekerler
Alıp saksıya dikerler
Beylere peşkeş çekerler
Benden ala çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet ilde ağlar
::::::::::::::::
AMAN AVCI
Aman avcı vurma beni
Ben bu dağın (ay balam) maralıyam
Maralıyam hem yaralı
Avcı vurmuş (ay balam) yaralıyam
Bir taş attım çaya düştü
Çaydan bir çift (ay balam) suna uçtu
Benim gönlüm sana düştü
Senin gönlün (ay balam) kime düştü
Bu dağlarda ceran gezer
Tırnakların (ay balam) taşlar ezer
Ben o yare neylemişem
O yardan benden (ay balam) kenar gezer
::::::::::::::::::::::::
KALENİN ARDINDA
Kalenin ardında üç ağaç incir
Elimde kelepçe boynumda zencir
Çekme zencirleri kollarım incir
Atma bu taşları ben yaralıyım
Elalem al geymiş ben karalıyım
Kalenin ardında bir taş olaydım
Gelene geçene yoldaş olaydım
Bacısı güzele kardaş olaydım
Atma bu taşları ben yaralıyım
Elalem al geymiş ben karalıyım
Kalenin ardında ben gördüm onu
Mavidir şalvarı beyazdır donu
El ne derse desin ben sevdim onu
Atma bu taşları ben yaralıyım
Elalem al geymiş ben karalıyım
Kaleden kaleye şahin uçurdum
Ah ile vah ile ömrüm geçirdim
Yar bize gelende şerbet içirdim
Atma bu taşları ben yaralıyım
Elalem al geymiş ben karalıyım
:::::::::::::::::::
HALİME
Halimeyi samanlıkta bastılar
Şalvarını gül dalına astılar
Gecesini bin beş yüze kestiler
Elde bade belde şalvarla oynar
Oynar gavur kızı aman oynar
Muhabbet candan kaynar
Halimenin samanlıktır sarayı
Alışmış liraya almaz parayı
Hasan çavuş yeni bulmuş arayı
Uzat ellerine kına yakayım
Gerdanına beşibirlik takayım
Sen salın da ben boyuna bakayım
Halimenin yolda buldum izini
Duman sandım şalvarının tozunu
Açtım yaşmağını öptüm yüzünü
Elde bade belde şalvarla oynar
Oynar gavur kızı Halime
Bak bir de benim halime
::::::::::::::::
ÇARŞAMBAYI SEL ALDI
Çarşambayı sel aldı
Bir yar sevdim el aldı
Keşke sevmez olaydım
Elim koynumda kaldı
Ah ne imiş ne imiş
Kaderim böyle imiş
Kimse sevda çekmesin
Ateşten gömleğ’imiş
Çarşamba yollarında
Bilezik kollarında
Yavrum seni tanırım
Pınarın yollarında
Ah dağlar yeşil dağlar
Sevdiğim yaman ağlar
Kimse sevda çekmesin
Ateşten gömleğ’imiş
İndim bağa susuzum
Susuzum uykusuzum
Girsem yarin koynuna
Elim durmaz huysuzum
Ah ne imiş ne imiş
Kaderim böyle imiş
Kimse sevda çekmesin
Başlara bela imiş
::::::::::::
ALTI KIZLAR
Şu benim karşımda duran
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri Ümmü
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri Ayşe
Benleri var köşe köşe
Mail oldum hilal kaşa
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri İnci
Odur güzellerin genci
Koynunda iki turuncu
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri Melek
Dünya döner çarkı felek
Yeter eylediğim dilek
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri Meryem
Etti gönülleri sersem
Ya ben oldum ona hemdem
Altı kızlar altı kızlar
Altı kızın biri Dudu
Odur güzellerin kutbu
Kerem de coştu delirdi
Altı kızlar altı kızlar
:::::::::::::::
KINA GECESİ TÜRKÜLERİ 1
Kınacılar çay başına dizildi
Yeşil kınam altın tasta ezildi
Kınayı görünce benzim bozuldu
Ağla anam ağlamanın günüdür
Ocağımızın taşı kara
Yüreğimin başı yara
Sabahleyin kalk da anam
Kızım diye yerim ara
Al kekliğim seke seke
Boğazımda gümüş halka
Ben evimden ayrılmazken
Ayırdılar çeke çeke
Evimizin önü marul
Sular akar harıl harıl
Nolur anam gel bir daha
Kızım diye bana sarıl
::::::::::::
KINA GECESİ TÜRKÜLERİ 2
Antalya’dan aldım yaprak kınayı
Bezirgandan aldım ballı hurmayı
Yakma yengem yakma sen bu kınayı
Yaktığın kınaya pişman olursun
Gözümün sürmesin kömür etmeyin
Elimin kınasın çamur etmeyin
On beşlik kızını gelin etmeyin
Yaktığın kınaya pişman olursun
Gel kuzucuğum gel kınalar yakayım
Ak mermer üstüne pekmez dökeyim
Git de ben burada hicran çekeyim
Annesini koyup giden nazlı kuzu vay
::::::::::::::::::
DİZİN 1
(Abecesel olarak ozan adları)
Abdurrahim Tırsi
Armutlu
Aşık
Aşık Abdi
Aşık Ali
Aşık Ali İzzet Özkan
Aşık Celali
Aşık Dursun Cevlani
Aşık Garip
Aşık Halil (Bursalı)
Aşık Hüseyin Çırakman
Aşık İhsani
Aşık Kamil
Aşık Kemali
Aşık Kerem
Aşık Mahzuni Şerif (Berçenekli)
Aşık Nesimi Çimen
Aşık Ömer
Aşık Paşa
Aşık Süleyman
Aşık Şenlik
Aşık Talibi
Aşık Veli
Aşık Veysel
Azmi Baba
Bahşi
Balasan
Balım Sultan
Bayburtlu Zihni
Benli Ali
Dadaloğlu
Davudoğlu
Dedemoğlu
Deli Boran
Derdiçok
Dertli
Ebu Hamid
Emir Sultan
Ercişli Emrah
Erzurumlu Emrah
Eşrefoğfu Rumi
Gaybı Sun’ullah
Gedayi
Geda Muslu
Gevheri
Habib Karaaslan
Hacı Bayram Veli
Haki
Harabi
Hatayi
Hayali
Hocaoğlu
Hüseyni
İbrahim Tennuri
İdris-i Muhtefi
Kabasakal Mehmet
Kağızmanlı Hıfzı
Karacaoğlan
Katibi
Kaygusuz Abdal
Kayıkçı Kul Mustafa
Kazak Abdal
Kemter Baba
Köroğlu
Kul Budala
Kul Nimmet
Kul Hüseyin
Kul Mehmet
Kul Nesimi
Kuloğlu
Levni
Mecnuni
Meftuni
Mehmet Çakırtaş
Mesleki
Mısrı Niyazi
Minhaci
Muhibbi
Muhiddin Abdal
Muhyi
Müdami (Posoflu)
Nizamağlu
Ozan
Öksüz Dede -Öksüz Aşık
Pir Sultan Abdal
Ruhsati
Sait Emre
Sefil Ali
Serdari
Seyrani
Sivaslı Sıtkı
Sümmani
Tamaşvarlı Gazi Aşık Hasan
Teslim Abdal
Tokatlı Aşık Nuri
Usuli
Üftade
Ümmi Sinan
Yunus Emre
Yusufelili Huzurı
Ağıtlar
Maniler
Ninniler
Türküler
SÖZLÜK
A
ab :su
abd :kul
abdal :derviş
ab-ı hayvan :bengisu
ab-ı kevser :kevser suyu (Kevser suyunun, kardan ak, baldan tatlı
gökteki yıldızların sayısınca kadehler bulunan bir havuz olduğuna inanılır.)
ab-ı zülal :soğuk, temiz, güzel su
ademoğlu :insan
adu :düşman
ağ :ak
ağırlık eylemek :ağırbaşlı olmak
ağlara gelmek :iplere asılmak
ağmak :yukarıya çıkmak, yükselmek
ağu :zehir
ağyar :yabancılar, eller, başkaları ( Sevene göre sevgilisiyle görüşenler )
afitab :güneş
ahd :and, söz verme
ahd-ı zar :çok isteme, çok dileme
ahir :son, sonuncu
ahir-kar :işin sonu
ahir zaman :dünyanın sonu
ahu :ceylan
ahval :haller, durumlar
akça çığın :yerel bir kuş türü
aklın dağıdır :aklı başından gider
akval :kaviller, sözleşmeler, anlaşmalar
al :hile, tuzak
alafırcık
al ve fücur’dan olabilir) fitne, fesat, karıştırıcılık
alaim-i sema :ebem kuşağı, alkım
alavula :alaca bulaca
Ali :4. Halife, Muhammed Peygamber’in damadı, kardeşliği, amcasının oğlu
alişan :ünü ve onuru yüksek olan
alem :evren, dünya, yaşam
amel :iş
ana
na
ancalar :hepsi, topu birden, tümü
andelib :bülbül
ane :anne
Anka :Kafdağında olduğuna inanılan masal kuşu
anın
nun
atap :cehennemin kapısında bekleyen zebani
arayıla :ara ile, aralıklı olarak
ari :ırak, sıyrılmış, aklanmış, temizlenmiş
arkın :yavaş, hafif
arzı hal kılmak :üst makama durumu bildirmek, bilgi sunmak
asman (asuman) :gök
aşık :derviş, Tanrı aşığı
aşikar :açık, gizli olmayan
aşiyane :yuva
aşk odun urayım cane :canımı aşk ateşiyle yakayım
aşna :bildik, tanıdık, dost
avaz :ses
ayan :açık, belli ortada
ayıdam :söyliyeyim
ayn-i bahar :baharın gözü
ayn-i cem :Bektaşi ve Alevilerin kabul töreni
ayn :göz, çeşme, kaynak
azemet-füruş :büyüklük satan
azmak :yol yitirmek, sapıtmak
azmış :yolu yitirmiş, yolu sapıtmış
azm-i didar :buluşma, kavuşma çabası
B
bab :kapı; bir kitabın bölümlerine verilen ad
bac :vergi ( Daha çok bir kez ancak zorla kabul ettirilerek
alınan vergi anlamına gelir.)
bad-ı saba :sabah rüzgarı, sabah meltemi
bag :zincirle ya da iple bağlama
bağ-ı canan :cennet bahçesi
bahr-ı muhit :büyük deniz, okyanus
bahri :deniz ördeği gibi bir kuş
bahşiş :bir iş görene hakkının dışında verilen para
bal :kanat, boy bos, kol
balaban :bir tür koca kafalı çakır doğan
bar :yemiş, meyve
baran :yağmur
baru :burç, kale
baş :yaranın işleyen gözü
başım koşalı :başımı koyalı
batın :iç dünya, gizli, gizli evren; Tanrı adlarından biri
bay :zengin, efendi
baz :doğan kuşu
bazergan :tüccar
bed-huy :kötü huylu
bedr-ü hilal :dolunay, yarımay
beğni ağar :şerefi, onuru yükselir
bek :sağlam, sıkı
bel :geçit
belı :evet
bend :bağ
Bender :Osmanlı İmparatorluğunun batı sınırında ünlü bir kale
benefşe :menekşe
bengilik :esrarkeşlik
berat :Kadir Gecesinin öteki adı
berat :bir buluştan, bir haktan yararlanmak için devletçe verilen
belge. (Osmanlı İmparatorluğunda ayrıcalıklı buyruk. )
bergüzar :anı; anılmak için verilen armağan
beri :ırak, sıyrılmış, kurtulmuş
berk :güçlü, kuvvetli
beserek :besili, tombul
beşaret :iyi haber, müjde
Beytullah :Kabe
biçare :çaresiz
bi-haya :hayasız
bihter :daha iyi, çok iyi, en iyi
bi karar :kararsız
bile :birlikte, beraber
bilece :birlikte
bilecek :birliktelik, beraberlik
bilişmek :tanışmak
bi vefa :vefasız
bi zeban :dilsiz, geveze olmayan, az konuşan
bostan :çiçek bahçesi
börk :kürk ve keçeden yapılma başlık
budak :dal, sürgün
Budin :Budapeşte ( Macaristan’ın başkenti )
burma :bilezik
buy :koku
bülbül-veş :bülbül gibi
bülend :yüksek
bünyad :yapmak, kurmak
C
canib :yön, yan
cebe :zırh, pusat
Cebril, Cibril :Tanrı’nın buyruklarını Peygambere ileten melek
celal :kızgınlık, kızma
cemal :güzellik
cemal bağı :güzellik bahçesi
ceran :ceylan
cevahir :cevherler, mücevherler
cevr :eziyet, zulüm
ceylan :dolanmak, dolaşmak
cıda :mızrak, kargı
ciğer :yürek, kalp
cücük :civciv
cüda :ayrı, ırak
cümle :hep, bütün, tüm
cünunluk :coşkunluk, us tanımazlık, delilik
cür’a :yudum, içildikten sonra kadehin dibinde kalan tortu
Ç
çarh :gök
çarh-ı felek :feleğin çarkı, dünya, evren, tekerlek gibi döndüğüne
inanılan ,gök
çarh vurmak :gökleri dolaşmak, çark vurmak
çarkacı:ordunun öncüleri
çarkalamak :çarkacıların, yani ordu öncülerinin düşmanı oyalama
hareketleri
çekildi :göğe uçtu, gitti
çene :gevezelik, boş laf
çerağ :mum, ışık
çerviş :yemekteki yağ
çeşm :göz
çeşm-i fettan :hileci, fitneci, aldatıcı göz
çeşm-i gazal :ahu gözlü
çeşm-i giryan :ağlayan göz
çevgan :ucu eğri sopa
çirk :çirkef, pis, iğrenç su
çiğin
muz
çiğninde
mzunda
çorap geydirmek (çorap örmek) :fesat kurmak, aldatmak, başına iş
açmak, birini kötülemek için habersizce hazırlık yapmak
çöpür :yünün tarandıktan sonra kalan kaba, kötü kısmı
çövmen :yemiş toplamakta kullanılan ucu çatallı değnek
çü :gibi, çünkü, o zaman
çün :çünkü, o zaman, değil mi ki, madem ki
D
dad :imdat, feryat, yakınma
dağ :yara
dağlamak :yara üzerine kızgın demir basmak
dahleylemek :aleyhte bulunmak, yermek
dal :delalet eden, gösteren, işaret
dam :tuzak
daman, damen :etek
dandan :gürültü patırdı, kavga
dar :adam asmakta kullanılan ara, darağacı (Alevi ve bektaşilerde
“ayn-ı cem” yapılan yer.)
dar :göçmek
dar-ı rıhlet :göçüş evi
dasitan eylemek:destan etmek, herkese duyurmak, dillere düşürmek
da’vac’olma :davacı olma
davlumbaz :savaşdavulu
Davud Nebi :sesi çok güzel olan Davut Peygamber (Davudi ses deyimi
buradan gelir.)
dehan :ağız
dem :zaman
demadem :daima, her zaman
demde :eğlencede dolaşmada
dengim var :düşman, hasım
denlü :dek, kadar, denli
derilmek :bir araya gelmek, toplanmak
derimend :dertli, yasalı, kaygılı
derun :iç yan, yürek, kalp, iç
derya :deniz
desdimal :el silecek, yağlık
dest :el
devlet :diriltmek, canlandırmak
diriğ ;dirlik :dirlik, geçim, yaşayış
div :dev, şeytan, cin
divane :deli, aşık
dolu :içki dolu kadeh, içki
dolunmak :batmak, gurup etmek
dönmenem :dönmem
dörtlük :küçük para
dud :duman, tütün
dur :ırak, uzak
duhan :tütün, duman
durub-u emsal :atasözleri
duzah :cehennem, tamu
dü :iki
dün ü gün :gece gündüz
dür :inci
düzmek :yapmak, başarmak, düzenlemek
E
eda :bizim, durum
edik :koncu kısa çizme
edna :en aşağı
ef’al :işler, ameller
efkar :kederli düşünce
eğin
muz, sırt
eg’n, eg’in :arka
eg’nine :arkasına
eğlenmek :bir yerde durup zaman geçirmek, dinlenmek
Eğre (bugün Erlan) :bir Macar kenti
ehl-i cihan :cennetler, uçmaklar sahibi
ehl-i hak :Tanrı ehli, erenler
ehl-i zaman :günün adamı
ekber:büyük
elvan elvan :renk renk, çeşit çeşit renk
em :ilaç
Emirler :Mersin yöresinde bir köy
emval :mallar
emval-ı eytam :yetim malları
emn-ü eman :güven ve korkusuzluk
enik :köpek yavrusu
engür :üzüm
er :derviş, tarikat yolcusu
erdi:geldi
ereli :ereli beri, kavuşalı beri
esrik :sarhoş
Estergon :Tuna kıyısında Budapeşte’nin kuzeyinde bir Macar kenti
eşek uğrusu :eşek hırsızı
eşkal :biçimler, şekilier
evvel bahar :ilkbahar
eydür :söyle, der
eytam :yetimler
eyvallah : her şeye razı olmak
eyvan :saray, köşk
eyyam :günler
eyyam-ı devlet :mutlu günler
ezeli, ezel :çok eskiden
F
fağfuri fincan :Çin fincanı
fak :tuzak
fani :ölümlü
farımak :soğumak, uzaklaşmak, uşanmak
fartu fartu :”cart curt” gibi bir söz
faş etmek :açıklamak, ortaya çıkarmak
feragat :vazgeçmek
ferda :yarın, gelecek zaman
fehmeder arını :utanmayı öğrenir
felek :talih
fem :ağız
fena :yokluk
fend :hile, desise, düzen; güreşte uygulanan oyunlar
ferda :yarın, gelecek günler, erte
ferraş :döşeyen, döşemeci, hizmetçi, Kabeyi süpüren
feth-i bab :kapının açılması
fırka :parti, grup; tür
Fir’avn :Musa Peygamber zamamında Mısır Kıralı (Musa’nın ardına düşmüş,
ordusuyla Kızıldeniz’de boğulmuş)
firak :hasret, özlem, özlem çekmek
fikr:düşünce
firdevs :sekiz cennetten biri
Fireng (Frank) :Fransız
firkat :ayrılık
fisk (fısk) :hak yolundan çıkma Tanrı’ya isyan, hainlik, dinsizlik,
ahlaksızlık
fitne :bela, sıkıntı, ara bozma, karışıklık çıkarma
füruş :satan, satıcı.
G
Gaffar-üz-zünub :günahları bağışlayıcı; Tanrı sıfatlarından
gam-ı hicr :ayrılık derdi
gammaz :kovucu birine iftira ederek zarar veren, fitneci
gamze :yanak çukuru; yan bakış
Gani :Tanrı’nın adlarından; zengin, varlıklı
Gani Settar :kullarını bağışlayan Tanrı
gark :boğulma
gavvas :dalgıç
gazal :ceylan, ahu
gazel : kurumuş yaprak
geda :dilenci
geh :gah, bazı, kimi
gele gör :gel de gör
genc :hazine
ger :eğer
geşt etmek :gezmek, seyretmek, dolaşmak
gevher :elmas, değerli taş
gıybet :birisinin arkasından kötülüğünü söylemek, yermek, dedikodu
gidi:deyyus,pezevenk
giriftar :esir, tutsak, yakalanmış
giryan :ağlayan
girye vü zar :ağlayıp, inleme
gönlek :gömlek
gönül düşürmek :aşık olmak
görülsün kanıtlar :işler, hazırlıklar görülsün, bitirilsin
gövel ördek :yeşil başli ördek, yabanördeği
göyne göyne :yana yana
göz göz olmak :delik deşik olmak, çok acı çekmek
gulam :sakalı bıyığı çıkmamış delikanlı, genç, tutsak, kölemen
gune gune :rengarenk, türlü türlü, her çeşitten
guş :işitme, dinleme
gülbenk :bir toplulukça bir ağızdan makamla söylenen dua, tekbir,
ilahi; savaş haykırması
gülşen :gül bahçesi
gülzar-ı aşk :aşk gül bahçesi
güman :şüphe, kuşku
günlük :tütsü için kullanılan bir çeşit ağaç sakızı
gürk (gurk) :kuluçka
H
Habil :Adem Peygamberin oğullarından biri
hacet :gereklik, zorunluk
hadde :erimiş madeni tel yapmak için kullanılan delikli levha
hafa :gizli yer
Hafid-i Peygamber :Muhammed Peygamber’in torunu
hak :toprak
hak ile hak olmak :toprakla toprak olmak, toprağa karışmak
hak-i pay :ayak toprağı, tozu
hak kalemi :alınyazısı, talih
Hak kapısı :Tanrı yolu
hal :tasavvufta, Tanrısal gerçeklere ulaşan kişinin benliğinden geçme
durumu
halayık :yaratıklar, insanlar
halife :birinin yerine geçen
halı :boş, ilişiksiz, evlenmemiş
halim :yumuşak, huy
halk-ı alem :dünya halkı, insanlar
Hallaak :halkeden, yaratan, Tanrı
haman :Firavun’un veziri
hamaylı :boyuna asılan muska, kılıç bağı
hamil :yüklenen, gebe
hamr :sarap (aşk şarabı)
hane :ev, gönül
hanedan :konuksever, vergili; belli ve büyük soydan gelen kimse
har :diken
harabat :harabeler, viraneler, yıkıntılar
harami :yol kesen, can alıcı, eşkıya
haramzade :anası babası belli olmayan, piç
hare :meneviş, menevişli kumaş
hatif :yitikler evreninden haber veren melek
hayf :haksızlık, zulüm; yazık ki, heyhat, vah
hayranlık :esrarın verdiği keyif
hazan:güz,sonbahar
hecr-i gam :ayrılık acısı
hem-dem :asla, hiçbir zaman
heves-güves :hevesederek, özenerek
hezar :bülbül
hışmeylemek :kızmak
hıram :nazlı, edalı, salına salına gidiş
hicap :perde, örtü, utanma
hicr :hicran, ayrılık
hidayet :doğru yolu bulmak, doğru yola götürmek; Tanrı yolu
hil’at :süslü giysi
hindi :bir tür kumaş
hod :kendi, bizzat; de (ne hod:ne de); o, şu
hon (han) :sofra
hor :değersiz, aşağı
höyük :tepe
hub :güzel
huccac :hacılar
huccac-ı müslimin :İslam hacıları
hüccet :isbat belgesi, mahkeme ilamı
hüccet olundu :hüküm giydirildi
Hüda :Tanrı
hülle (hulle) :cennetlik insanların cennette giyecekleri giysi
(söylentiye göre bu giysileri İdris Peygamber dikermiş.)
humar :içki sersemliği
hunı :kan dökücü
hünkar
adişah, hükümdar, sultan
hüsn :güzellik
I
ılgıt ılgıt :yavaş yavaş, hafif hafif
ıyan (ayan) :açık, belli
İ
içre :içinde, içeri
ider :eder, yapar
iftihar :öğünme
ihtisap :eskiden “muhtesip” denilen belediye başkanının görevi, belediyeye
verilen vergi
ihvan :sadık içden, candan dostlar; tarikat arkadaşları
iki cihan :dünya ve öte dünya (ahiret)
ikrar :saklamayıp söyleme, bildirme, kabul etme, tarikata yeni
giren kimseye uygulanan tören, söz verme
ilacını görmek :çaresini bulmak
imdi :şimdi
inayet kıl :iyilik et, bağrşla
inleyüben :inleyerek
ins ü cin :insan ve cinler
ireyhan (reyhan) :fesleğen çiçeği, güzel koku
irmez :ermez, kavuşmaz, ulaşmaz
irşad :doğru yolu göstermek
irtikap :bir kötülük işleme, yiyicilik, rüşvet yeme
iskancı :yerleştirici, konukçu
iskan evi :göçebeleri belli yerlere yerleştirmek
issi :sahip
ittifak :birleşme
ivaz :bedel, karşılık, karşılık olarak verilen şey
ive ive :acele acele, telaşla
K
Kaabil :Adem Peygamberin öteki oğlu
kaba :elbise, giysi
kabal
rtaklaşa, ya da ücretle başkasının tarlasında çalışma
kabail :kabileler
kadd :boy
kadem :ayak
kadem basmak :varmak, basmak
kadim :sonsuzluk, Tanrı’nın adlarından
kadr (Kadir) :Kadir gecesi
kahan :tarla
kahan etmek, eylemek :sürmek, ekmek
kail :razı
kakıyor :kalkıyor
kalıp :vücut
kam :istenen, beklenen şey
kamet :boy pos
kamil :bilgili, olgun kişi
kangı :kim, hangi
kan :ölüm
kan :maden
kanara :mezbaha
kandan :nereden
Kani :Tanrı
kanlı :kağnı
kaplubağa :kaplumbağa
kar :iş
karangu :karanlık
k’ar ü kenar :derinlik, kıyı
karavul (karakol) :nöbetçi birlik ya da asker
kaşane :köşk, konak
kat :ön,huzur
katar :dizi, sıra
katarbaşı :yük hayvanlarını yöneten kervanbaşı
katre :damla
kavi :sağlam
kavl :söz verme, sözleşme
kavum :kavim, hısım akraba
kayd (kayıd):bağ
kayıd yemek :bağlanmak
kazı :kadı, yargıç
kazzaz :ibrişim büken, ip yapan
kelam :söz
kele kele :vah vah
kem :kötü
kemal
lgunluk
keman :yay
kemdamarlar:kötü huylar
kemend :ip
kemlik :kötülük, şer
kerem :merhamet, bağışlama, onur, lütuf, iyilik
kerem issi
nur sahibi, onurlu kişi
keremkani :iyi huylu, güzel huylu
kesbeylemek :kazanmak
kesmik :buğday başaklarıyla karışık saman; harmanda iyi döğülmeyip
ve kabuklarıyla karışık kalmış dane
kesret :çokluk, bolluk
kevneye :dünya ve ahiret
kevn ü mekan :vücut ve yer
key :ne vakit, ne zaman
kıblegah :kıble yeri
kıl hazer :çekin, sakın
kıl ile yedilmek :inceden inceye götürülmek, eğitilmek, yetiştirilmek
kırklar :kırk erenler (Sufılerce kırkların, diledikleri zaman
diledikleri yerde görünebileceklerine inanılır.)
kile :buğday ve arpa ölçeği olarak kullanılan tahtadan yapılmış kap
kim :ki
kiriş :ince bağırsaktan yapılan saz teli
kinaye :düşünülen şeyi dolaylı olarak anlatmak, dokundurmak
koçmak (koçuşmak) :sarılmak, kucaklamak
koduk, kodak :eşek yavrusu, sıpa
kohulıyan :koklayan
komazım :koymam, bırakmam
korkmazız :korkmayız
kov :dedikodu, çekiştirme, arkadan söyleme
koz :ceviz
köcek :küçük; tarikata yeni girmiş olan; şeyhin hizmetinde olan
derviş; oyun oynayan
kökçek :güzel
köşek :deve yavrusu
kulan :yabani at, iki üç yaşında kısrak
kunlamak, kulun :yavrulamak, doğurmak,
kur’ağaç :kuru ağaç
küfran :iyilik bilememe, gördüğü iyiliği, insanlığı unutma
küfür :imansızlık
külek :yoğurt, ayran koymaya yarar ağaç kova
külli :hep, bütün, tüm
L
lal :yakut gibi değerli ve kırmızı taş
La-mekan :mekansız, mekansızlık; yersiz yurtsuz
La-illa :yok-var
leb :dudak
leşker:asker
leyl-ü nehar :gece-gundüz
libas :giysi, elbise
lika :yüz
lutf u ala :bagış ve armağan
M
madrabaz :vurguncu malı saklayıp pahalılaşmasını sağladıktan sonra
satan
mağrıp (magrib) :batı
mah :ay
mahbub :sevgili (Hakk’a mabub olan sultan: Tanrı’nın sevgilisi
Muhammed Peygamber.)
mahbubluk çağı :sevilme çağı
mahfil
turulacak, görüşülecek yer, toplantı yeri; büyük camilerde
hükümdarlara ya da müezzinlere ayrılmış, parmaklıkla çevrili yerden biraz
yüksekçe yer.
mah-ı taban :parlak ay; dolunay
maksut :maksat, amaç, istek, dilek
malamat (melamet) :azarlama, sitem etme, kınama (Dünya ve dünya
heveslerini, değerlerini hor gören dervişlik.)
manalar getirür :düşünülebilir
mana gevherin :anlam cevheri
ma’ni :engel
mar :yılan
marifet :bilmek; tasavvufta, tasavvufla ilgili sözler
ma’siyet :başkaldırma; suç işlemek, suç
maşrık :doğu
maşuk :sevgili
matlub :istenilen, aranılan şey, alacak
mazarrat :zararlar
meal :amaç, anlam
mecal :güç, kuvvet
meddah :metheden, öven
mekan :yer, durak
mekkare :hileci, düzenci kadın
meles :pamuktan yapılmış bez; keten gömlek
menend :benzer, eş, gibi
merek :dam, ahır, kulübe; samanlık
Mervan :Emevı halifelerinden biri
mestane :sarhoş, kendinden geçmiş gibi olan
mestanevaş :sarhoş gibi, sarhoşçasına
meşreb :su içilecek yer; huy, gidiş; neşe
mevc :dalga
Mevla :sahip, Tanrı
mevta :ölü
mey-i aşk :aşk şarabı (Tanrı aşkı)
meyyit :ölü
mezahir :Tanrı’nın sıfatlarının belirdiği varlıklar
micik :atılmış, bozuk yiyecek
miftah :anahtar
mihman :konuk, misafir
mihnet :zahmet, eziyet, gam, keder, sıkıntı, bela
mihr :güneş; taht, saltanat
mihrican :sonbahar
minber :camide imamın namaz kıldırmak için önünde durduğu oyuk yer
Mi’raç : Merdiven; göğe çıkma
mirimiran :beylerbeyi, eyalet valisi
misak :and, yemin
miskin :çok yoksul
mişvar :tavır, hareket, gidiş
miyan :bel; orta; aralık
mizan :terazi; kıyamet günü sevaplarla günahların tartılacağı terazi
muhabbet :Alevilik ve Bektaşilikte, tarikat adamlarının bir araya
gelerek içki içerek, saz çalarak “deme” ya da “nefes” söyleyerek, “sema” ederek
söyleşmeleri.
muhal
lmaz, olamaz
muhannes :alçak, namert, kötü insan
muhannet :korkak, alçak, kadın gibi, kalleş
muhbir-i sadık :sadık haberci
muhib :seven, sevgi besleyen, dost
muhtar :seçilmiş, hareketlerinde serbest olan
mukim idim :çalışıyordum, duruyordum
murg-ı can :can kuşu
musahhar :ele geçirilmiş
muti :itaat eden, boyun eğen, bağlı
müflüslük :iflas etmiş olma hali
müjgan :kirpik
mülazim :bir şeyi gerekli bulan, birisine, bir şeye bir yere sürekli
giden
mülk-i lal :al ülke
mü’min :iman etmiş, İslam dinine inanmış, Müslüman
münafık :dıştan dindar içten kafir kimse; bozguncu
münezzeh :kusurlardan, noksanlardan temizlenmiş, arınmış
münkir :inkarcı, yadsıyan
mürafaa (murafaa) :duruşma, yüzleşerek yargılama
mürai :iki yüzlü
mürg (murg) :kuş
mürşid-i kamil :önder, kılavuz
mürüvvet :insanlık, mertlik
müstajrak :gark olmuş, dalmış, kaldırılmış, batmış, kendini bilmeyecek
derecede dalgın, düşünceli
mütevelli :bir vakıf malının yönetimiyle görevlendirilen kişi
N
naçar :çaresiz
nadan :cahil, gerçek bilgisi olmayan, arif olmayan
namlı namlı :öbek öbek, parça parça, bölük bölük
nam-u şan :ad, ün, san
nar :ateş, cehennem
nas :insanlar, adamlar, halk
Nasuh Paşa : Şam valisi; Hac yolundaki eşkıyaları temizlemiş, 1714′te asılmış,
sanı “Osmanoğlu”
naşi
rtaya çıkan, ötürü, dolayı, nedeniyle
nay :ney
nazar eylemek :bakmak
nazil :inen
necaset :pislik, insan tersi
necat :kurtuluş
nefes :Bektaşilerin, halk tasavvuf ozanlarının tarikatlarıyla
ilgili konuları işleyen şiir
nekbet :uğursuz, ahlaksız
Nemçe (Nemse) :Avusturya
Nemrud :İbrahim Peygamberi ateşe attıran Babil Hükümdarı
nesne :şey
neva :ses, seda, makam, ahenk” name
nevcivan :taze, genç delikanlı
niam :nimetler
nice :neden, nasıl
nic’edeyim :nice edeyim, nasıl yapayım
nigar :resim, resim gibi güzel sevgili
nihan :gizli
nisar :saçan, saçıcı
niyabet :naiplik, vekillik
niyaz :yalvarış, baş eğerek ağırlamak
nun : Arap abcesinde bir harf (Harfin duruşu insan vücudunun
eğilmesini andırır. Bu benzetmeyle çok sıkıntı, acı dile getirilmiş olur.)
nuş etmek :içmek
nüzul (nüzl) :nimet, kısmet, yiyim içim
O
ocaklı :yeniçeri, piyade askeri
od :ateş
oğlan :ergenlik çağına gelmemiş erkek çocuk
ol:o
onarı :iyi, düzgün uygun
onarmak (unarmak) :iyi etmek, tamamlamak
Ö
ödlek :korkak
öküş :çok
ömrün serilince :ölünce
özge :başka
P
pa :ayak
papak :kürk ve keçeden yapılma başlık
parayıla :para ile
pare pare :parça parça
pazar eylemek :kurmak, söyletmek
penah :korunma; sığınma
pend :öğüt
perçem düzmek :saç taramak, süslemek, düzeltmek
perde :sazın kolu üzerinde belli sesleri çıkarmak için parmak basılan
yer
perizad :peri kızı, peri yaradılışlı
pervane :kelebek
pesend (etmek) :kıskanmak, imrenmek
peşkeş vermek :sunmak
peyman :and, yemin
peymane :kadeh
pinhan :gizli
pir :tarikatın ileri geleni
pirlik :ihtiyarlık, kocamışlık
pişe :iş güç; alışkanlık
pul :eskiden kullanılan akçadan küçük para
pür-hun :kan dolu
R
Rab :Tanrı
Rabbül Alem :alemi yetiştiren, geliştiren, olgunluğa ulaştıran, Tanrı
rafızı :terk eden, bırakan; Şii mezhebinde ayrı bir kol (Doğru yolu,
mezhebi bırakan, sapıtan demektir.)
rah :yol
rah-ı hakikat :gerçek yolu
rah-ı Hakk :Tanrı yolu
rahi :yolcu, gezgin
rahm :acıma, esirgeme, koruma
rahman :merhamet sahibi, Tanrı sıfatı
rahmetmek :acımak, merhamet etmek
rahşan :parlak (yıldız)
raht (reht) :bastırarak ezme
Rasul :şeriat sahibi, peygamber, Hz. Muhammed
Rasul-i Ekrem :en büyük peygamber, Hz. Muhammed
ravza :çayırlık, çimenlik, bahçe (Ravzai Rıdvan, Ravzai Cennet ya da
yalnızca Ravza, cennet karşılığı olarak kullanılır.)
raz :sır, giz, gizli şey
reaya :halk, avam
rehvan :yolda giden, yürüyen
rengin :renkli, güzel
revan :yürüyen giden, akan, su gibi akıp giden; ruh, can
revane :giden, yürüyen
rıza lokması :Tanrısal lokma
rububiyet :bir şeyi, birini, yeteneğine göre yetiştirip geliştirmek
ruh :yanak
rumuz :remizler, alamı tam açık olmayan sözler
ruz u şeb :gündüz ve gece
Rüstem-i Zal (Zaloğlu Rüstem) :İranlıların büyük destanları (Firdevsi’nin
yapıtı. Rüstem adı, gözü pek, olağanüstü kavgacı, savaş işlerini başaran
kahramanları göstermek için kullanılır.)
rüsvay eylemek :itibarsız, onursuz duruma düşürmek
rüşd :erginlik, olgunluk
S
sağrı :atın kıçı
sail :soran
sail (savlet’ten) :saldırıcı
sait :namuslu, Tanrı katında iyi olan
sal :düzlük
sal :tabut
sala :selam, alana çağırma sözü
salaca :tabut, teneşir
salan :sallayan, eğen
salınıban :salınarak
Sallallah : peygamberlere düzenlenmiş duayı okumak (Buna “selavat
getirmek”de denir.)
salmanam :salmam, bırakmam
salyane :salgın, vergi, yıllık saptanan para
sa’y :çalışmak
sayru :hasta
seğdirmek :koşmak
seğirdüben :seğirterek, koşarak
sekiz cennet :hadislerde cehennemin yedi, cennetin sekiz olduğu
bildirilmiştir.
selef :önceki
selim :doğru, temiz
selki :hafif, yegin
Selman :Sahabe’den; Peygamberin zamanında ona inananlardan,
yakınından olanlardan bir İranlı
selvi revan :yürüyen selvi boylu
sena :övgü, yüceltme
ser:baş
ser-bölük :bölükbaşı
sermest :sarhoş, kendinden geçmiş
sert humar :huysuz eşek
server :baş,önder
servi kamet :selvi boylu
seven sevende :seven ve sevilen
seyfi :güzel gözlü bir av kuşu
seyr :gezmek; rüya, düş
seyran :gezinme, gezme
sıdk :doğruluk, gerçeklik
sığın :bir geyik türü
sıfat-ı şer :kötü sıfatlar
sınamak :denemek
sındı :makas
sınık :kırık, kırılmış
sırat :cehennemin üstüne gerilmiş kıldan ince kılıçtan keskin köprü
sırat-ı müstakıym :doğru yol
sırr-ı Sırr-ullah :Tanrı’nın gizlerinden; sır
silahdar :padişahın ya da paşaların silahlarının koruyucusu
simlerin kuşanmak :ziynet, süs eşyası takmak
sin :mezar
sipah, sipahi :atlı asker
sorup sormaşmak :arayıp sormak, soruşturmak
söğünmek :sönmek
subh :sabah vakti
sun-i lemyezel :Tanrı yapısı
suphan :Tanrı
suz :sıcaklık, yanma
suz-i gam :gam ateşi
sücü :şarap
sükker :şarap
sürçek :sürçen, ayağı yere takılan
Ş
şad :sevinçli, neşeli
şadoluben :sevinerek
şah-ı huban :güzeller şahı
şah-ı merdan :insanlar şahı (Halife Ali’nin sıfatı olarak kullanılır.)
şaki :hırsız, yol kesen
şakımak :ötmek, dokunaklı ses çıkarmak
şalı renk :türlü renkte şal, boyun atkısı
şane :tarak
şar :şehir, kent
şaz :genel kurala uymayan, kuralsız, istisna
şehristan :şehir yeri, kent
şehriyar, şehr-yar :padişah, hükümdar
şekk :şüphe, kuşku
şem :mum
şems :güneş
şerha :yarık
şerheylemek :açmak, açıklamak
şeyda :çılgın, tutkun
şeytan-ı lain :lanetlenmiş şeytan
şey’ullah (Şey’en billah’tan bozma) :Allah için bir şey
şikar :av
şikest :kırılmış
şimdiden geri :şimdiden sonra
şita :kış
şivekar :nazlı, cüveli
şol :su
şuriş :karışıklık, kargaşalrk
şükr :teşekkür
T
taat :Tanrı buyrukları, ibadet
tab’ :huy, yaratılış
tac :hükümdarların başına giydikleri cevahirli başlık; gelinlerin
başlarına koydukları cevahirli süslü başlık
tahrik (hark’tan) : çok yapma, yakınma, susatma, susatılma
fahrik (hareket’ten) :kımıldatma, kımıldatılma, oynatma
tahrık-ü tar :çok yanma ve karanlık
tahtes-sera :toprak altı
talimin almış şahan :av kuşu yakalamayı öğrenmiş şahan
tan’eylemek :sövmek, yermek, kınamak
tar :karanlık
tarac :darmadağın
tapı :tapınılan şey, mabut
taye (daye’den) :dadı
teb’it :uzaklaştırma
Tecer :Sivas dolaylarında bir dağ ve ırmak
tecrim :cezalandırma
teferrüç :açılma, ferahlama; gezinti; gezintiye çıkıp gam dağıtma
tefrik :ayırmak
tekne :sazın gövdesi
televvün erişmek :renkten renge girmek
tennure :tandırlık, mutfakta giyilen giysi; yakasız, önü göbeğe dek açık,
üst kısmı bele kadar dar, etekleri geniş, kolsuz giysi
tepir :kıl elek, kalbur; buğdayın tanelerini samanından ayırmak için
kullanılan kamıştan ya da ince dallardan yapılmış sepet
terkin urmak :vazgeçmek
tertip olundu :atandı
teşviş :karıştırma, karmakarışık etme
tevekkül :işi Tanrı’ya bırakıp yazgıya razı olma
tevhıd etmek :Tanrı’nın birliğini söylemek
tezkiye :temizleme, soruşturma
tıfl-ı nevres :yeni yetişmiş genç, sevgili
tımar :hükümetçe geçim için verilen toprak
tınab :ip, destek
tiğ (tig) :kılıç
tig-i gamze :kılıç gibi yüreği delen kirpik
tiryak :zehirlere karşı ilaç
tonuz :domuz
top vakti :develere topak biçiminde hamur verme zamanı
toy :ziyafet
toy :bir tür kuş
tuba :cennette bulunduğuna inanılan, çeşitli, lezzetli yemişler veren
bir ağaç
turayıla :tura ile
tutuben :tutarak
türab :toprak
tütün :duman
U
uçmak :cennet
uğru :yol; entarinin ön parçası
uğru :hırsız, yol kesen
uğrunca :gizlice
ukba :ahiret, öte dünya
ulaşır :sataşır
ulu divan :mahşer günü insanların Tanrı’nın huzuruna çıkışı
ulu Sultan :Tanrı
umman :büyük deniz, okyanus
Urban-ı Hicaz :Hicaz Arapları
urum :eskiden Anadolu’ya verilen ad
uruşan :ruşen, aydın
uryanı :çıplaklık
ustager :usta, iyi iş yapan
usul :müzikteki esaslar, yöntem
uş :işte
uşşak-ı serbaz :korkusuz aşıklar
uyarmak :yakmak
Uyvar(Ersekujvar) :Estergon’un kuzeyindeki bir kale ve kasaba
Ü
ülfet :alışma, görüşüp konuşma
ümera :amirler, büyük, yüksek memurlar
ümmet-i naci :kurtulmuş ümmet
ürke :ürker
üryan (uryan) :çıplak
üstaz :üstat, usta, hoca
V
vahdet :birlik
vahdet şarabı :birlik şarabı
varis :kendisine başkalarından miras kalmış kişi
vasf-ı hal :başından geçenler, durumlar
vasl :kavuşma
vazgelmek :vazgeçmek, gözden çıkarmak, uzaklaşmak
vebal :suç, sorumluluk
vird :tarikatta belli zamanlarda okunmak üzere Türkçe düzenlenmiş
dua ve övgüler; sık sık yinelemek
visal :ulaşma, bitişme, sevgiliye kavuşma
vuslat-ı mahbub :sevgiliye kavuşma
Y
yad :el, yabancı
yadlu (yatlu, yatlı) :kötü, pişman, bedbaht
yahşi (yahşı) :iyi
yal :hayvan yiyeceği
yalı kaval :atın koşarken yelesinin havalanması
yaman :kötü, fena
yanıl :kızarmış, olgun
yar : uçurum
Yaradanbari :Tanrı
yarağ :gerekli (“yaramak”tan gelen bu sözcük, silah, gerekli şey,
gereç anlamlarında da kullanılır.)
yaran :dostlar, sevgililer
yarlık :aşk, ferman
yasmak :eğmek, kırmak, perişan etmek
yavı kılmak :yitirmek
yavuzluk :kötülük, sert huyluluk
yazı
va, sahra
yeğ :daha üstün, tercih edilir
yeksan :birlikte, beraber, her zaman, denk, bir, eşit
yelmek :koşmak, ivedi yürümek; serseri gibi dolaştırmak
yeticejiz :yetince, ulaşınca, varınca
yetmek :yetişmek, koşmak, ulaşmak
Yezid :Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’i Kerbela’da öldürten Emevi halifesi
yiğitlik :gençlik
yoklan :yoklayın
yol :tarikatta uyulması gereken yöntem
yolak :baş
yol-erkan :tarikat ve temelleri
yorağ :papucun üst kısmı
yorgalama :binicisini sarmadan yürüyet at, rahvan
yuka :yufka
yumak :yıkamak, arıtmak, temizlemek
yüğürmez :iyi, hızlı yürüyen (at için kullanılır)
yüz ağı :temiz yürek, suçsuz
Z
zağ :kılıç ya da bıçağı bileyerek verilen cila
zağfiran :safran, sarı renk veren bir bitki
zahm :yara
zahimdar :yaralı
zahir :açık, belli, dış, evren
zahid :çok aşırı sofu, kaba sofu; Alevilerce Kızılbaş olmayan
zail olmak :silinmek, bitmek
zahm uran :yaralayan, yara açan
zar :ağlama, inleme
zari kılmak :ağlayıp, inlemek
zari zari :ağlaya ağlaya, inleye inleye
zat-u sıfat :dış ve iç varlık
zekat :şeriata göre, helallığını sağlamak üzere mal ve paranın her yıl
sadaka olarak dağıtılması gereken kırkta biri
zemistan :kış
zeyn :süs bezek
zi :ne hoş, ne güzel
ziba :süslü, yakışıklı, güzel
zikr :anma
zuhur
rtaya çıkma
zu’m-ı fasid :bozuk zan, yanlış sanı
zu’m-za’m :zan, sanı
zühd, zühüd :her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete verme
zühd ile taat :dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyruklarını yerine
getirme
zülf :zülüf, başın örtü dışında iki yana sarkan saç kısmı, perçem
zülal :temiz su
zülüfbend :saç bağı
KAYNAKÇA
AŞIK DURSUN CEVLANİ Daha Neler Nelerim Var, Şiirler, Ankara. 1958.
AŞIK İHSANİ Ağalı Dünya, Şiirler, İstanbul 1964. Yazacağım, Şiirler
İstanbul 1966.
AŞIK VEYSEL Değişler, Şiirler, Ülkü, Ankara 1944. Aşık Veysel, Hayatı ve
Şiirleri, İstanbul Maarif Kitaphanesi, Halk Şiirleri Serisi 18, İstanbul 1949.
BAŞGÖZ, İLHAN (Prof. Dr.) Manilerimizden, Dosta Yayınları 8, Ankara 1957.
İzahlı Türk Halk Edebiyat Antolojisi, Cilt: 1, Ararat Yayınevi İstanbul 1968.
Aşık Ali İzzet (Özkan, Yaşamı, Sanatı, Şiirleri, Türk İş Bankası Kültür
Yayınları: 191, Edebiyat Dizisi, 47, Ankara 1979.
BAYRI, HALİT Halk Şiiri, 19. Yüzyıl, Varlık Yayınları, 450, Türk Klasikleri,
47, İstanbul 1 956.
BİNYAZAR, ADNAN Uzun İnce Bir Yolsa Aşık Veysel, Hayatı, Sanatı, Eserleri
Üzerine Bir İnceleme, Tel Yayınları, İnceleme Dizisi: 3, İstanbul 1973.
BORATAV, PERTEV NAİLİ, İzahlı Halk Şiiri Antolojisi, Maarif Vekaleti
(Prof. Dr.)-Halil Vedat Fıratlı Türk Edebiyatı Antolojileri: 4, Ankara, 1943.
ESEN, AHMET ŞÜKRÜ Anadolu Ağıtları, Açıklamalar ve Dizinlerle Yayına
Hazırlayanlar: Prof. Dr. Pertev Naili Boratav ve Remy Dor, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları: 239, Edebiyat Dizisi, 59, Ankara 1982.
CEVDET KUDRET Pir Sultan Abdal, Yeditepe Yayınları: 158, Yeditepe Türk
Klasikleri: 6, İstanbul 1965.
CUNBUR MÜJGAN Başakların Sesi, Saz Şairlerinin Hayatı ve Eserleri Poyraz
Reklam Yayınları: 1 , Ankara 1968.
ÇAKIRTAŞ, NEEHMET Gün Dönümünden Sonra, Aşk Gurbet, Tabiat;
Beşeri, Tasavvufi, Hamasi yüz şiir. 2632 mısra. Ankara, 1957.
DİZDAROĞLU, HİKMET Halk Şiirinde Türler, TDK Tanıtma Yayınları:
283, Çeşitli Konular Dizisi: 7, Ankara 1969.
EYUBOĞLU: SABAHATTİN Yunus Emre ye Selam, Çan Yayınları: 39,
İstanbul 1966. Yunus Emre, Cem Yayınevi, İstanbul 1971. Pir Sultan Abdal,
Sunu: Azra Erhat. Önsöz: İlhan Başgöz, Cem Yayınevi Eğitim Dizisi,
İstanbul 1977.
GÖLPINARLI, ABDÜLBAKİ Yunus Emre, Hayatı, Sanatı, Eserleri, Varlık
Yayınları: 121 , Türk Klasikleri: 2, İstanbul 1952. Yunus Emre’den Seçmeler,
Uluslararası Yunus Emre Semineri Hatırası. Akbank Yayını. İstanbul 1971.
Yunus Emre, Hayatı ve Bütün Şiirleri. Altın Kitaplar Yayınevi. 4. bs.,
İstanbul 1976. Pir Sultan Abdal, Hayatı, Sanatı, Eserleri, Varlık Yayınları:
152, Türk Klasikleri: 13, İstanbul 1953. Kaygusuz Abdal, Hatayi, Kul Himmet, Varlık
Yayınları: 168, Türk Klasikleri: 20, İstanbul 1953. Türk Tasavvuf Şiiri
Antolojisi, Milliyet Türk Klasikleri Dizisi: 7. “100 Şair 1000 Şiir:l “,
İstanbul 1 972.
GÜNEY, EFLATUN CEM Halk Şiiri Antolojisi, Başlangıcından Bugüne Türk
Şiiri: 2, Varlık Yayınları. İstanbul 1947. Halk Türküleri, 2. Bs. Yeditepe
Yayınları: 15, İstanbul 1956.
GÜZEL, ABDURRAHMAN Kaygusuz Abdal (Alaaddin Gaybı), Kültür Bakanlığı
Yayınları: 240. 181 , Ankara.
KARAALİOĞLU, SEYİT KEMAL Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü, İnkılap ve
Aka Kitabevleri, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi, Genişletilmiş 2. Bs.,
İstanbul 1978.
KARAER, MUSTAFA NECATİ Karacaoğlan, 1001 Temel Eser, Tercüman,
İstanbul 1973.
KURDAKUL, ŞÜKRAN Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, Bilgi Yayınları:
178, Sözlük Dizisi: 4, 2. Bs., Ankara 1973.
MEMET FUAT Yunus Emre, Yaşamı, Sanatçı Kişiliği, Yapıtları, De Yayınevi,
İstanbul 1976.
MUTLUAY, RAUF Türk Halk Şiiri Antolojisi, Milliyet Türk Klasikleri Dizisi:
9, ’100 Şair 1000 Şiir: 3″. 1 . Bs., İstanbul 1972.
MUZAFFER REŞİT (Yaşar Nabi) En Güzel Koşmalar, Varlık Yayınları: 937,
Halk Kitapları: 3, İstanbul 1 962.
NECATİGİL, BEHÇET Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık
Yayınları: 1837, Faydalı Kitaplar: 10, İstanbul 1975.
OĞUZCAN, ÜMİTYAŞAR Aşık Veysel, Bütün Şiirleri, 1. Bs. Türkiye
İş Bankası Kültür Yayınları, Edebiyat Dizisi: 21 , Ankara., 1970.(5.
Bs. Miyatro Yayınları D 1, İstanbul 1982.)
ÖZTELLİ, CAHİT Karacaoğlan, Hayatı Sanatı şiirieri, Varlık
Yayınları: 175, Türk Klasikleri: 1. 2. Bs., İstanbul 1953.
Pir Sultan Abdal, Bütün Şiirleri, Milliyet Yayınları Türk Klasikleri
Dizisi: 2. 4. Bs., İstanbul 1978. Dertli-Seyrani, Hayati Sanatı, Şiirleri,
Varlık Yayınları: 215, Türk Kiasikleri: 29, İstanbul 1953. Köroğlu ve
Dadaloğlu, Hayatı, Sanatı, Şiirlleri. Varlık Yayınları: 153, Türk
Klasikleri: 11, İstanbul 1953. Halk Şiiri, 16. -17. Yüzyıllar, Varlık
Yayınları. 369, Türk Klasikleri: 44, İstanbul 1955. Halk Şiiri, 18. Yüzyıl,
Varlık Yayınları: 383, Türk Klasitkeli: 46, İstanbul, 1955. Halk Türküleri,
Varlık Yayınları: 158, Türk Klasikleri, 15, İstanbul 1953. Uyan Padişahım,
Milliyet Türk Klasikleri Dizisi: 15, 1. Bs., İstanbul 1976.
PEHLİVAN, BATTAL Bahçe Biziz Gül Bizdedir, Türkülerimiz: 1. Türkü
Yayınevi. Genel Dizi: 39, Kitap Dizisi: 1., Türkülerimiz: 1. 1. Bs.,
İstanbul 1983.
PÜSKÜLLÜOĞLU, ALİ Türk Halk Şiiri Anıolojisi, Bilgi Yayınları:
224, Antoloji Dizisi: 2. 1. Bs., Ankara 1975.
SEVÜK, İSMAİL HABİB Yunus Emre, Sel Yayınları, Hisat Kütüphanesi,
İstanbul. 1955.
TOPRAK, BURHAN Yunus Emre Divanı, İstanbul 1950.
URAL, ORHAN Pir Sultan Abdal, TDK Yayınları: 494, Halk
Kitapları, Halk Ozanları Dizisi: 3, Ankara.1982.
YAĞIZ, SÜLEYMAN Yürü Bre Hızır Paşa, (Yaşayan Halk Ozanları
Antolojisi), Şiirler, Yaşam Öyküleri, Konuşmalar, Üç Çiçek Yayınevi, Halk
Dağarı: 1.1 . Bs., İstanbul 1983.
YESİRGİL, NEVZAT (Cevdet Karacaoğlan, Yedi’tepe Yayınları: 81 YediKudret) tepe Türk Klasikleri: 2., İstanbul 1958.
Yunus Emre, Yeditepe Yayınları: 79, Türk Klasikleri: 2, İstanbul 1958.
ZELYUT, RIZA Halk Şiirinde Gerçekçilik, AYKO Yayınları: 6, Sanat ve
Kültür Dizisi: 4, Ankara 1982.
Değerli Yorumcumuz;
Yaptığınız yorumun, yazı ile ilgili olmasına özen gösteriniz. Yorumların varlık sebebi, “fikir alışverişi” başka birşey değildir.
- Her görüşe eşit mesafede durmakla birlikte,
- Hakaret, küfür, aşağılama vb. içeren,
- Türkçe imla kurallarına uymayan yorumları yayınlayamıyoruz.
- Kriterlere uygun yorum yazmanızı diler, ilginize teşekkür ederiz.
siz de yorum yazın.